NEAL ASCHERSON'UN "KARADENİZ" KİTABI ÜZERİNE
Ali
Rıza SAKLI
|
|
Kudret Emiroğlu tarafından Türkçe'ye
çevrilen ve Türkiye İş Bankası'nca yayınlanan kitabın ilk 224 sayfası
Karadeniz'in Kuzey ve Batı kıyılarında geçmiş tarihi olayların anlatımına
ayrılmış. Bu sayfaya kadar sadece Polonezköy'e yerleştirilmiş Polonyalılar sebebiyle
İstanbul'dan bahsedilmiş. Dolayısıyla Türkiye ile ilgili bölümlere gelene
kadar epeyce bir sayfa çevirmeniz gerekiyor. Göç Rakamları Kitabın yedinci bölümünün başladığı
225.sayfada, Ankara-Trabzon yolculuğunu anlatarak "pontus" konusuna
giriş yapıyor. Çok geçmeden 1924 tarihinde, Yunanistan ile Türkiye arasındaki
Nüfus Mübadelesi ile ilgili rakamlar veriyor: "Yaklaşık yarım milyon
Müslüman (çoğu dinleri dışında Rum'du) Yunanistan'ı terketmeye zorlandı ve
bir milyondan fazla Hıristiyan da (bazıları kültürel olarak Türk'tü)
Türkiye'den çıkartıldı". Bu ifadede üç önemli nokta dikkati çekmektedir.
Birincisi,
yazarın Yunanistan'dan göç eden Müslümanların çoğunun Rum olduklarını iddia
etmesidir. Bu iddia hiç bir temele dayanmayan afaki bir iddiadır. Nitekim
Yunanistan'ın çeşitli şehirlerine yerleşmiş, seferlerle oralara göçmüş
"evlad-i fatihan" denilen Türklerin varlığı ve bunların Anadolu'ya
göç ettikleri bilinmektedir. Ayrıca Selanik'ten göç eden Türk kökenlilerin
yanı sıra, Yahudi kökenli olan ve dönme tabir edilen Sabetaycılar'dan hiç
bahsedilmemektedir. İkincisi,
Türkiye'den göç eden Hıristiyan unsurlar arasında özellikle Karamanlı
Türklerin var olmasıdır. Yazar bu hususu genel anlamda ifade etmiş
olmaktadır. Üçüncüsü
ise, o devirde bir hayli az olan Anadolu nüfusu içinden "bir
milyon" Hıristiyan'ın göç etmiş olmasıdır. Bundan önce Karadeniz'i Rus
ordusu ile çekilerek terk eden Rumları da hesaba katarsak, bu rakamın önemi
bir kat daha artar. Yazar, 235 ve 236. sayfalarda, savaşlara bağlı olarak Doğu
Karadeniz'i terk eden Rumların sayısını şöyle veriyor:1828-1829 Rus-Türk
Savaşı'ndan sonra Rum nüfusunun beşte birine tekabül eden 42 bin kişi. Kırım
Savaşı ve 1877-78 savaşının da etkisiyle 1880'e gelindiğinde Çar'ın koruması
altına göç etmiş Rumların sayısı 100 bini bulmuştu. 1916-1918 yılları
arasında Doğu Karadenizi işgal eden Rus Ordusu çekilirken, Müslüman halka
yaptıkları zulümlere karşılık verileceği korkusuyla, bu ordu ile birlikte
çekilen 80 bin kişi. Bütün
bu göçlerden sonra, 1924'teki Mübadele'de de çoğunluğu Karadeniz Rumlarından
oluşan bir milyon kişi göçünce, Karadeniz'de hiç bir Rum unsur kalmamış
oluyordu. Cumhuriyetin ilanından 10 yıl sonra (1933) 15 milyonla övünen bir
ülke için bir milyon nüfusun çok büyük bir sayı teşkil ettiği açıktır. Taraflı Yaklaşım Yazar,
Trabzon'da aldığı rehber kitapta, "1923 Katastrofisi" dediği
Mübadele için; "Cumhuriyetin ilanından sonra Rumlar kendi yurtlarına
döndüler" ifadesini bir türlü kabul edemez. Ona göre onların yurtları
Doğu Karadeniz'di. Yazarın
Hıristiyan fanatizmi içinde kaleme alındığını düşündüren satırlarında Rumlara
tekrar Doğu Karadeniz'e dönecekleri ümidi verilmek istenir gibidir.
"Büyük Fikir" diye Türkçeleştirilen Yunanlıların "Megalo
İdea"sına sempatiyle bakmaktadır. Onun bu yüzünü bizzat teşhis etmeniz
için bir paragrafı aynen aktarmam gerekiyor: "Kuş
bir gün, Pontuslu Yunanlıların Yunanca konuşulan her yerde görkem ve
üstünlüğünün tanınacağını söylüyor. Bu adalet günü geldiğinde, iki buçuk bin
yıllık Anabasis sonunda bitecek. Bu halkı ilk koloniciler, sonra kendi
topraklarında yabancı, sonra göçmen, sonra sürgün ve sonra mülteci yapan
dönüşüm tiyatrosu sonunda perdesini indirecek. İonya sahillerinden Pontus'a,
Pontus'tan Kırım, Kuban ve Kafkaslar'a, Karadeniz'den Orta Asya göçebelerinin
steplerine ve sonunda Kazakistan'dan Yunanistan'a yaşanan yolculuk,
tamamlanacak." Savaş
dönemlerinde ve sonrasında Karadeniz'den Kırım'a göç eden Rumlar, buradan
Stalin tarafından Orta Asya'ya sürgüne gönderilirler. Sibirya'ya gönderilen
Kırım Türklerine göre şanslı sayılabilirlerdi. Sovyetler'in çöküşü ile
sınırlar açılınca Yunanistan'a giden Rumların bu yolculuğu yazara göre henüz
tamamlanmamıştır. Yani "Pontus" dediği Doğu Karadeniz'e tekrar
döndüklerinde ancak tamamlanacaktır demek istiyor. Doğu Karadeniz'e nasıl
geleceklerini ise, paragrafın başında "görkem ve üstünlüklerinin
tanınması" cümlesinde buluyoruz. Görüldüğü gibi, Ascherson objektif bir
"Karadeniz" kitabı yazmaya girişmemiş, belli dini, politik ve
kültürel amaçların peşine düşmüştür. Rumlar Sahilde mi, İç Kesimlerde mi Yaşadı? Yazar,
Bryer'dan alıntı yaptığı; "Yunanca konuşan yerleşimler suların dönüm
noktasını oluşturan yüksekliklere kadar ulaşıyordu" (s.230) ifadesini,
Karadeniz kırsalında yaşayanların Rumlar olduğu intibaını verecek şekilde
takdim ediyor. Halbuki, Rumlar'ın M.Ö.7.yy dan itibaren ticaret amacıyla
gelen kolonizatörler olduklarını ve balık tuzlayıp satmak üzere sahillerde
koloniler kurduklarını biliyoruz. Karadeniz'in
iç kesimlerindeki halkın, Ksenofon'un M.Ö.400 yılında tespit ettiği Haldiler,
Halibler, Mosinekler, Tibarenler vb olduğu, üzerinde mutabık kalınan bir
bilgidir. Yunan Kolonizatör tüccarları, Batum-Kırım arasında göçebe İskitler
(Orta Asya'dan M.Ö.9.yy'da gelen Türkler (Sakalar)) ile karşılaşırken,
Batum-Samsun arasında da Ksenofon'un kaydettiği bu halklarla
karşılaşmışlardır. Göçebe olan bu halklardan bazılarının Türk kökenli
olduklarını tarihçi Mahmut Goloğlu ifade etmiştir. Hıristiyanlaşan
bu halkların zaman içerisinde din adamlarının dili olan Rumcayı
benimsedikleri ve iç kesimlerde konuşulur hale getirdikleri anlaşılmaktadır. Tüccar
kolonicilerin iç kesimlere gitmelerinin bir gerekçesi de yoktu. Kuzey
Karadeniz'de buğday ekip ticaretini yapmak üzere tarımla da uğraşmışlardı
(sonra İskitler buğdayı kendileri üretip tüccarlara teslim etmeye başladılar),
ama Doğu Karadeniz'in iç kesimleri ürün yetiştirmeye de elverişli değildi. Rize'ye Doğru... Trabzon'dan
Rize'ye doğru giderken gördüklerini şöyle anlatıyor: "Her kilometrede
yeni çarpışmış otomobil ve kamyon enkazları geçiyorsunuz; çoğunlukla kurumuş
kanla kahverengileşmişler." (s.248) Yazar, kendi ülkesinde araba
enkazları böyle yol kenarlarına bırakılmadığı için, her enkazı kaza yapmış
araç zannetmiş olmalıdır. Hele enkazların renginden "kurumuş kanla
kahverengileşmiş" olduklarını çıkarması, bu yörede yaşayan bizim gibi
insanları bile ürpertmektedir. Aslında bu ifadeler yabancı bir yazarın nasıl
hatalar yapabileceğini ve nasıl önyargılarla sonuçlar çıkarabileceğini ortaya
koyması bakımından önemlidir. Bir
sonraki sayfada ise, Trabzon'daki "Rus Pazarı"nda, satış yapılan
tezgahları Kafkas Mafyası'nın dağıttığını yazıyor. Bu bilgi de tabiatiyle
doğru değil ve bir yabancının bakışını ve yanılgısını gösteriyor. Ama her
yanılgı bu kadar masum olmuyor. İşte Lazların ve komşuları Hemşinlilerin Türk
olmadıklarını söyleyebilmesi buna acı bir örnektir. Yazara göre "kendi
mitleri, adetleri, kıyafetleri ve kendi büyüleri" olan bu iki halk, Türk
devletinin farklılıklara karşı olan hassasiyeti sebebiyle özel
kıyafetlerini(!) gizlice saklamışlar. Keşke Don Kazakları'nın Rus olduklarını
tespit için onların kendi ifadelerine başvurduğu gibi, Lazların ve
Hemşinlilerin kendilerini tanımlamalarına fırsat verseydi. Herhalde Türk
olmadığını söyleyen hiç kimse çıkmayınca çok şaşıracaktı. Hele 251. sayfada
ifade ettiği gibi, "Türkiye'nin PKK ayrılıkçılığını ezmesi mi sizi itaat
etmeye zorluyor?" şeklinde bir soru sorsaydı, herhalde, saçmaladığının
belgesi olarak "Karadeniz Türkiye'nin çimentosudur" cevabını
alacaktı. Lazlara
ilişkin bilgi vermeye başlarken, Gürcülerin iddia ettiği gibi Lazca'nın
Gürcüce'nin bir diyalekti olmadığını ifade ediyor. Ayrıca Lazca'nın Megrelce
ve Svanca'dan ayrı bir dil olduğunu belirtiyor. Ancak, Lazların Orta Asya'dan
geldiklerini ifade etmeleri ve kendilerini Anadolu halkı ile özdeş
görmelerinden pek memnun olmamış.(s.254) Yine yaşlı ve tecrübeli Laz
büyüklerinin; Lazca öğretilip yazılmasının "daha büyük topluluğa
katılmayı zorlaştıracağı ve bütün topluma zarar verebileceği" şeklindeki
sağduyulu endişesini ise hiç anlamak istememiş.(s.255) Bir Ulus Yaratmak... Kitabın
daha önce başka kaynaklardan alıntılar yaparak bir yazımızda eleştirdiğimiz
bölümüne geldik... Yazar, 1960'tan beri Lazca ile ilgilenen ve Doç. Necip
Hablemitoğlu'nun bir araştırmasında "Alman ajanı" olarak teşhis
edilen Wolfgang Feurstein'i anlatıyor: "Schopfloch köyünde Wolfgang
Feurstein adlı bir Alman bilim adamı yaşıyor....Herr profesor hatta Herr
Doktor da değil. Ama çok meşgul biri. Schoploch'daki ahşap evde bir ulus
yaratıyor." Türkiye'nin
çimentosu olmakla övünen, Türk Ulusunun bir parçası olan Lazları ayırarak
onlardan "bir ulus yaratmak" peşine düşen kişi ile kitabın yazarı
Ascherson, Lazların Müslüman olmadan önce Hıristiyan olduklarını unutmalarını
da üzüntüyle kaydediyor. Batılıların
Doğu üzerine yaptıkları çalışmalara "Oryantalizm" (doğubilim)
denir. Edward Said'in meşhur eserinde (Oryantalizm) Batılıların doğu üzerine
yaptıkları bilimsel (!) çalışmaların nasıl "sömürgeciliğini keşif
kolu" olarak iş gördüğünü anlatılıyor. Feurstein'den aldığım Almanca iki
satırlık mesajda; Alman ajanı olmadığını ve Ascherson'un kendisi için
"bir ulus yaratıyor" deyişini kastederek, onun ne yazacağını
belirleyemeyeceğini söylese de kendisini samimi bulmadım. Almanya'daki
"Kaçkar Kültür Merkezi" ile işbirliği halinde, kendisinin Lazların
ilk alfabesini geliştirdiğini, ilk sözlüklerini hazırlamakta olduğunu
Ascherson'a anlatmış. Ancak bundan sonra ortaya çıkan Lazca Alfabe'yi sanki
Fahri Lazoğlu takma adlı kişi hazırlamış gibi takdim ediyorlar. Yine bundan
sonra iki sözlük yayınlandı, ama hiç birinin üzerinde Feurstein adı yoktur.
Kendisi bu çalışmalarını ne yapmıştır? Kendileri
gizli ilkokul kitapçıkları hazırlayıp, gizli yollarla bölgeye göndermişler ve
kandırabildikleri öğretmenler vasıtasıyla ilkokullarda veya okul sonrasında
insanlara eğitim vermeye başlamışlar. Bu tür faaliyetler de bir istihbarat
teşkilatının işi gibi görünmektedir. Ascherson
Feurstein'in yaptıklarını naklettikten sonra, onun girdiği yolun Avrupa'nın
uluslaşma tarihinden (18.yy) çok sonra ve dünya ulus-devletten çok ulusluluğa
geçerken yanlış bir adı olduğunu da ifade ediyor: "Eğer söylenecek başka
söz kalmadıysa, Wolfgang Feurstein anakronizmden (tarih yanılgısı) başka bir
şey olamaz. O ancak son Herderci, bir ulus inşa eden son Avrupalı entelektuel
olabilir." Ayrıca Ascherson Feurstein'a batılı akademisyenlerden
eleştiri geldiğini de söylüyor. Onlara göre; "Feurstein'in yaptığı
ahlaki ve bilimsel olarak yanlış"tır. Çünkü, "bir başka toplum
üzerine araştırma yapan kişi, araştırma yapmanın ötesine gitmemek zorundadır.
Yabancı bir araştırmacının varlığının bile bir dereceye kadar inceleme konusu
olan toplumda etki ve davranışlarda değişiklik yaratması kaçınılmaz olabilir,
fakat bu toplumun tartışmalarında taraf olmak, dahası geri dönülmez biçimde
onun yaklaşımlarını değiştirmeye kalkışmak, canavarca bir tutumdur ve
bilimsel sorumluluk anlayışının kötüye kullanılmasıdır."(s.261-262) Feurstein
bu eleştirileri umursamıyor bile... Ona göre, Karadeniz'e gönderdiği alfabe
ve yayınların yerine ulaşmış olması onun haklı olduğunu gösteriyor. Tabii
bilimsel ahlakı tamamen bir tarafa bırakmış... Zaten bir bilim adamı sıfatı
ve görevi olmayan ve istihbaratçı olduğu iddiaları ciddi olan birisidir o. Yazar
Feurstein'in yaptıklarını olumlu-olumsuz iki anlamda da değerlendirmeye
çalıştıktan sonra son söz olarak şöyle diyor: "Kadmos, Thebai'nin ilk
kralı, Yunanistan'a alfabeyi sokmuştu. Ama aynı zamanda silahlı insanların
filizlendiği ejderha dişlerini toprağa diken de oydu." |