İDDİANAME'DEKİ AHLÂKSIZ TEKLİFLER

 Hüseyin MÜMTAZ


 

Önce problemi tam olarak ortaya koyalım:

1. Karadeniz hakikaten Yunan toprağı mı idi ?

2. Karadeniz’de halen yaşamakta olan nüfusun arasında iddia ettikleri gibi Yunan asıllılar var mıdır, oranı nedir ?

3. Mevcut mahallî kültür özellikleri içinde Helenik unsurlar mı ağır basmaktadır?

4. Yoksa bizim, Türk kültür öğelerinin bölgede hakim olduğunu söylememiz ilimden tamamen uzak, duygusal bir yaklaşım mıdır ?

Yani kısaca onlar mı haklıdır, biz mi ?

Peki bizimki duygusal yaklaşım oluyorsa; Orhan Türkdoğan hoca’nın, adı geçen makalesinde yer alan Sabahattin Eyüboğlu’nun “Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir..” le başlayan redd-i miras’ına övgüler düzen şu hayli duygu yüklü tesbitler ne demek oluyor (6):

“Bu romantik ifadeler tarihî gerçeklerin seyrini ve oluşturduğu evrensel tabloyu belirlemede milletimizin geçirdiği istihâlelere ne güzel bir yaklaşımdır.. Eyüboğlu bir yudum kahveden sonra çöken telve gibi Türk insanın macerasını şu biçimde değerlendiriyordu. -Fetheden de biziz, fethedilen de...”

Yaşlı bir ilim adamının, objektif olma endişesiyle ilme getirdiği yufka yürekli yorum çabalarının bir tezahürü müdür yoksa yukarıdaki değerlendirme?

Böyle yapmakla Orhan hoca, Antik Yunan’ı batı, hâttâ dünya medeniyetinin beşiği sayan hümanist geyik avcılarına da yaranabileceğini ve onların desteğini de alabileceğini mi zannediyor?

İhtiyacı mı var?

İtirazımızı lüzumundan fazla mütevazi, hatta alttan alan bir üslûpla yapma niyetinde değiliz. Fakat tavrımız yadırganmamalıdır. Çünkü millî konularda ihmalin felâkete sebep olacağı inancındayız.

Türkdoğan hoca “bir yudum kahve”den bahsetmekle bizi can evimizden vurmuştur.

Ama minnettarlığımız “Halkımızın tarihi, Anadolu’nun tarihidir” lâfına itiraz etmemizi engellememelidir.

Biz “halk” yerine “millet”i tercih ederek sorumuzu şöyle soracağız: “Peki milletimizin tarihi, Anadolu’dan önce yok muydu?”

Aslında problemin can alıcı noktası da işte tam burası.. Türkler geldiğinde

Anadolu boş muydu, dolu ise kimler vardı, gelenler ile yerliler ne ölçüde karıştılar, hakim kültür hangisininki oldu?

Meseleyi böyle koyunca önümüzde iki yol oluyor.

1. Ya Türkdoğan hoca’nın, hayranlığını gayet edebî bir dille belirttiği; “fetheden de biziz, fethedilen de..” yorumuna katılacağız.

2. Yahut Remzi Oğuz Arık’ın “Anadolu’yu adım adım ve büyük bir takip iradesi ile benimseyerek onun tarihi kaderini sırasına göre yaratan, sırasına göre değiştiren insan kütlesi Türkmenler olmuştur. Oğuz boyları yabancı ne varsa asırlarca bir sel hücumu ile yıkmış, süpürmüş; sonra bu örenler üstünde yavaş yavaş kendilerinin beldelerini, idaresini, sanatını yaratarak anavatanını kurmuştur” fikrini tercih edeceğiz... (7).

Meşrebinize ve müktesebatınıza hangisi uyarsa..

Bitmedi....

Türkdoğan hoca aynı romantik edâ ile Kitsikis’e de hak veriyor.

Hani şu Türk - Yunan İmparatorluğu'nu isteyen, gerçekleştiği takdirde de Çamlıca'daki bir Bektaşi Tekkesi'ne gömülmek isteyen Yunanlı... Özal'ın danışmanı idi..

Türkdoğan Kitsikis'den “Gerçekçi”, “Osmanlı'nın İslâmî ve insanî politikasını; gerçek olguları dile getirmek suretiyle ifade ediyordu” şeklinde ve hayranlıkla bahsediyor..

Yoksa bu “romantik” Kitsikis, Türk - Yunan İmparatorluğu derken sakın Yunan’ın hakim unsur olduğu bir federasyonu kastediyor olmasın?

Danışmanlık yaptığı Sayın Özal da “başka” federasyonlar üzerinde fikrî temrinler yapmıyor muydu?

Neticede fikrimizi soracak olursanız biz sözün burasında kemalî ciddiyet ve afiyetle ve de büyük bir memnuniyetle Remzi Oğuz Arık'ın fikrine katıldı-ğımızı ifade etmekten büyük bir zevk duyduğumuzu bir kenara not ve ilân ediyoruz..

Umarım “taraf”ımız açıkca ve hiç bir şüpheye mahâl bırakmayacak şekilde ilân olunmuştur artık..

Haa bu arada “karşı” koroya ani bir çıkışla, Radikal’deki köşesinde Anadolu'nun 1071'den önceki batılı sakinlerinden Murat Belge'nin de katıldığını ilâve edelim.

Belge diyor ki: “Ayrıca Trabzon bir Rum şehridir. Sen Ayasofya’yı Cami yapsan da yapmasan da.. Eskiden kalabilmiş herşey bunu bağırır. Yeni yapılmış şeylerin büyük çoğunluğu da -yeni çağ gazilerimizle aynı ilkellik kaynağının ürünü oldukları için- zevksizlik anıtları olarak sırıtır” (8).

Biz Anadolu’yu 1071’de fethettiğimizi zannediyoruz, halbuki Murat Belge 1996’da yani neredeyse dokuz asır sonra hâlâ Trabzon’un bir Rum şehri olduğunu söylüyor.

Bu yüzden Orhan Türkdoğan’ın; Sabahattin Eyüboğlu, Dimitri Kitsikis, Murat Belge ile haydi aynı cenahta yer alıyor görüntüsü veriyor demeyelim ama, onlara hak verir bir üslûb kullanmasını bütün iyi niyetimize rağmen pek de hoş karşılamadığımızı ifade etmeliyiz.

Evet daha fazla vakit kaybetmeden ilgili herkesin “taraf”ını belli etmesi gerektiğine inanıyoruz.. Bunun hayati önemi vardır. Çünkü “renginiz”, olaylara bakış açınızı ve tarihi değerlendirmeniz ile yorumlarınızı doğrudan etkileyecektir.

Böylelikle meselâ siz de Mustafa Kemal Paşa’nın Karadeniz’deki Rum vatanseverleri Türk eşkiyanın şerrinden korumak için 1919’da Samsun’a çıktığını iddia edenlerin safına pekalâ katılabilirsiniz (9).

Fakat o takdirde Mustafa Kemal’in nasıl olup ta Samsun’a çıkar çıkmaz Karadeniz’deki Türk çetelerinin en şöhretli ve dehşetlisi Osman Ağa ile irtibat kurarak davet ettiği ve Havza’da görüştüğü, üstelik ikâz bir yana teşvik ettiğine de uygun bir açıklama getirmeniz lâzımdır (10).

Buna rağmen yine de Mustafa Kemal Paşa’nın Rum halkı korumak görevi ile gönderildiğini düşünüyorsanız açın Nutuk’u okuyun..

28 Mayıs 1919’da “milleti uyandırıp harekete geçirmek” maksadıyla valilere, müstakil mutasarrıflıklara, Kolordu komutanlıkları ile Konya’daki Ordu Müfettişliği'ne bir genelge ile “büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak millî nümayişlerde bulunulması” tebliğ edilir.

Trabzon’da miting tertip komitesinde bulunan Stradi ve Polidis’in engellemeleri ile bu karar uygulanamaz.

Rumları korumak için(!) Samsun’a görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa bakın bu konu üzerine ne diyor:

“Trabzon Karadeniz sahilinde önemli bir merkez olduğundan, orada millî teşebbüs ve faaliyetler hususunda gösterilen tereddütlü hareket ve Yunanlılar aleyinde millî nümayişler yapılması görüşmelerine Stradi ve Politis efendileri iştirak ettirmek gibi, teşebbüsün ciddiyetsizliğine delâlet edecek gevşeklikler elbette ki İstanbul ve düşmanlar için pek değerli işâretler sayılır” (11).

Sözün burasında bir parantez açıp farklı ve oldukça eğlenceli bir dosyayı beraberce incelemek istiyoruz.

1994 yılının Mayıs ayında mahalli seçimleri kazanarak Giresun’a Belediye Başkanı seçilen Mehmet Larçın’a üç - beş gün ara ile iki kutlama kartı(!) gelir.

İlk zarf 4 Mayıs 94 günü Atina’dan postaya verilmiştir (12). Zarfın üzeri işlek bir el yazısı ile yazılmıştır ve içinden bir kart ve bir pusula çıkar Üzerinde Girit Adası'ndan bazı harabelerin fotoğrafının bulunduğu posta kartının arkasındaki metin aynen şöyle:

“Eski Pontuslu NIKO ben sende araştır kökünü Bulacan ve Bana hak verecen.

Sayın Başkan ilk önce Kurban bayramını kutlar sağlık mutluluklar dilerim. Bu yolladığım kart (Kriti) yani girit kültürüne aittir. İ.Ö. 3000 yılına kadar geriye gider. Oradaki Yunanlılara ait bir kültür temsilcileri gine İ.Ö.ki yıllarda gelerek karadeniz kıyılarına yerleşerek yerleşmiş ve bilahare Pontoslu'lar (lâzlar) dır. Zamanla İslâmlaştırılmışlar. En son Topal Osman zamanında. Bütün oraların köylerine kadar kalan kılıntılar bunlara aittir. Müzik, giyim aynı bizim devamımız kasaba köylerine varana kadar. pontusça (Yunanca) isimleri vardır. sizler İslâmlaştınız Kılıç zoru ile bizlerin devamı. Yani Sizler Bizler Akrabayız burada üç milyondan fazla laz var Hristiyan şehre ait isimler bile verildi Giresun (Kerasus) eski adı. Burada bu isimlen sokaklar var eski vatanlarımızı hatırlamak için. Başka kötü maksatla değil Sayın Başkanım. 300.000 kişi Rusya’ya kaçmışlar şimdi yüzlerce kafileler halinde buraya geri gelmekteler yerleşiyorlar buraya”.

Karta iliştirilmiş küçük bir pusulada ise Karadeniz’deki bazı yer isimlerinin aslı olduğu iddia edilen karşılıkları bulunmaktadır:

“Giresun    Kiresus

Samsun     Amisus

Trabzon     Trapezus

Of             Ofis

Maçka       MATSUKA

Ordu Kotiora

Sürmene    Sumela

Sinop Sinopi

yazmaya kalksam sayfalar dolar”.

İkinci zarfın içinde çıkan broşür ve boşluklara yine aynı el yazısı ile yazılmış metin ise şöyle :

“Beyenmediğin Bulgaristana, bak Tertemiz. Nerede islamiyet yok oraları daima çok farklı medeni oluyor acaba. Muhametin yaptıkları hep hokkabazlık uyanın artık Türkiye bir İslâm ülkesi olmasaydı çoktan AET ülkesi olurdu kanaatindeyim dostum. Hey gidi zavallılar hey. Oradaki kiliseleri yaptırın da Allah’a yakın hangi din öğrenin sizler zaten Pontus rumlarından dönmesiniz. Zorlan İslâmlaştırıldınız. Dedeleriniz kılıçlan en son Topal Osman neler yapmış. Bugün Burada yaşayan 3 milyon Pontuslu var. Vaktiyle kaçan 1 milyon Rusya’ya şimdi gelip yerleşmekteler. Senin bile soyunu karıştırsan Rumluk çıkar yani öz be öz Elen ırkı.” (Metindeki dil ve yazı özellikleri aynen muhafaza edilmiş olup tarafımızdan herhangi bir düzeltme yapılmamıştır. H.M.)

Metinler üzerinde sinirlenmeden, sakin bir şekilde yapacağımız incelemenin bizi şu sonuçlara götüreceğini görüyoruz:

1- Şekil bakımından

a) Yazı ve kullanılan dil işlektir.

b) Zarfın üzerindeki ifadelerin resmi yazışma kurallarına son derece uygun ve hâttâ aşırı şekilci olduğu görülmektedir.

c) Yazının genel havası hiç te 70 yıl önce Pontus' (!)tan göç eden bir insanın üslûbunu taşımamaktadır.

2- İçerik bakımından

Belli başlı iddialar şu başlıklar halinde toparlanabilir,

a) İsa’dan önceki yıllarda Karadeniz kıyılarına gelerek yerleşen ilk halk Yunan kültürünün temsilcileri olan Pontuslulardır.

b) Pontuslular, Lâzlardır. Dolayısı ile Lâzlar Yunan kökenlidir.

c) Zamanla İslâmlaştırılmışlardır.

d) Bu “İslâmlaştırma” en son Topal Osman zamanında gerçekleştirilmiştir.

e) Halen bölgenin bütün köylerinde (müzik, giyim, yemek açısından) Yunan kültürünün devamı olan öğeler görülmektedir.

f) Köy ve kasaba isimleri Pontusça yani Yunancadır.

g) Halen Karadeniz’de yaşayanlar Yunanistan’daki halkın akrabası olup kılıç zoru ile İslâmlaştırılanlardandır.

h) Yunanistan’da halen üç milyondan fazla “lâz” vardır.

ı) Bu “lâz”lar göç ettikleri Yunanistan’da iskân edildikleri yerlere, sokak ve caddelere; Karadeniz’deki eski yerlerinin “rumca” isimlerini vermişlerdir.

j) Birinci Dünya Harbi sonunda Rusya’ya kaçan rum - lâz - pontuslu göçmen (300.000 kişi) şimdi Yunanistan’a dönmektedirler.

k) Türkiye’nin AT’ye alınmamasının sebebi bir İslâm ülkesi olmasıdır.

İleri sürülen iddialar tamamen Yunan resmi propagandasının madde başlarıdır. 70 yıl önce göç ettiği iddiasında bulunan “Pontuslu Niko’nun” beceremeyeceği işlek bir lâtin harfli el yazısı ile yazılmış olması bir yana; bütün bu iddiaların tek bir karta sığdırılabilmiş olmasının “özel” bir çalışmayı gerektirdiği de açıktır.

Ne ceht ve ne azim Yarabbi... Pontuslu Niko 70 yıl önce İmparatorluk zamanında Grek Alfabesi kullanıyor, resmi yazışmalarını ise Arap harfleriyle ve Osmanlıca yapıyordu.. şimdi de Lâtin Alfabeli Türkçe kullanıyor. Bir ömür içinde üç ayrı alfabe öğrenme ısrarı sadece okuma merakından mı ileri geliyor dersiniz ? Şimdi kaç yaşında acaba ?

Yâni, büyük bir ihtimalle “Pontuslu Niko” KİP (Yunan İstihbarat Örgütü) elemanıdır.

Bu “resmi Yunan iddialarını”, bir takım olayları açıklığa kavuşturacak bazı başka iddialarla karşılaştırmak üzere bir kenara not ediyoruz.

Bütün bunlardan sonra da, en kısa zamanda bir konuda herhangibir karara varmamızın elzem olduğunun bütün çıplaklığı ile meydana çıkmış olması gerektiğini görüyoruz.

Eyüboğlu, Kitsikis, Belge gibiler haklı ise ve Orhan Türkdoğan hoca gibi “ilmî tarafsızlık” korkusu taşıyanlar sessiz çoğunluğu oluşturuyorlarsa; “Yol göründü ey gaziler” türküsüyle çadırları yıkıp yola düzülmemizin vakti gelmiş demektir.

Fakat bu takdirde de başka bir problem ortaya çıkıyor.

Çadırları yıkmak kolay, hadi “göç gide gide düzelir” deyip yola koyulmak da kolay, ama can alıcı soru şu:

Nereye gideceğiz? Hem;

“Nerde o yiğitler ki gür

Sesleri ülkeyi bürür,

“Yürü” dese dağlar yürür,

“dur” dese kalbler dururdu.”

Evet hangi “yiğit”in peşine düşüp, nereye gideceğiz?

Uzun ve geniş katılımlı bir araştırma - soruşturmadan sonra varacağımız “millî karar” eğer “gideceğimiz yer ve peşine düşeceğimiz kimse’nin olmadığı” yönünde tecelli edecekse, “kalacağız” demektir..

İyi ama bu soruyu sorup bu neticeye varabilmek için bu kadar yıl beklemeli miydik?

Meselâ bir yetmiş küsur yıl önce Cumhuriyet kurulurken buna kesin bir cevap vermiş olmamız lâzım gelmez miydi ?

Neticede kalmayı kararlaştırınca da Türkdoğan hoca gibi mûnis, mahcub ve utangaç olmayacağız. Bozgunculara en yüksek perdeden; kesin, net ve kararlı cevaplar vereceğiz. Çünkü biz fethedilen değil, fetheden olduğumuz inancındayız. Ve bu inançla ekalliyet mensubu reaya ile fikrî ve fizikî mücadelemizde dakika tehiri bile düşünmeyip, tırnaklarımızı geçirerek oturduğumuz toprağı “vatan” yapacağız.

-----------------------------------------------------

6.       Orhan Türkdoğan. a.g.e. Sayfa 12-21.

7.       R. Oğuz Arık. Coğrafyadan Vatana. Kültür Bak. Yayını. Ankara 1982. Sayfa 15.

8.       Murat Belge. Fütuhat Tutkusu. Radikal G. 20 Kasım 1996.

9.       Doğan Avcıoğlu. Milli Kurtuluş Tarihi. 3’ncü Kitap. Sayfa 1189.

         “Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, Rumları Türk çetelerinden korumak ve bu çeteleri yok etmek göreviyle Samsun’a çıkartılır”.

10.     Hüsamettin Ertürk. İki Devrin Perde Arkası. İstanbul 1957. Sayfa 340.

         “Bu konuşmada Mustafa Kemal Paşa Ağa’ya; - Osman Ağa demişti, İstanbul hükümetinden aksine emir gelmiş olsa bile, sen gene Pontusçularla sonuna kadar mücadeleye devam edecek ve bunların tenkilinde bulunacaksın. İşine sakın ola ki nihayet verme, bilâkis hız ver.. diye emir buyurmuşlardı..”

11.     Gazi Mustafa Kemal. “NUTUK". Kültür Bakanlığı Yayınları, 1980. Cilt 1. Sayfa 28.

12.     Giresun Belediye Başkanı Sayın Mehmet Larçın sonradan bana naklettiğine göre zarfları farkına varmadan açmış, ilk zarfın içinden bir broşür çıkmış (Belge 4). Okuyunca sinirlenip yırtmış ve çöp kutusuna atmış. Birkaç gün sonra aynı mealde başka bir kart daha gelince saklamayı düşünmüş ve bu arada bir önceki broşürü de buldurup bantlamış ve çekmeceye kaldırmış.. 1996’da gerçekleştirdiğimiz Giresun Tarihi Sempozyumu’nun hazırlık çalışmaları esnasında konu açılınca dökümanları bana verdi...

  

Araştırmanın Devamı Olan Diğer Bölümler:

Meşru Savunmanın Temelleri

Bölgenin Etnik Tarihine Kısa Bir Bakış

Şimdiki Sosyal yapı ve Kültür Özellikleri

Ermeni Meselesi

Lazlık Meselesi

Rumluk Meselesi

Sonuç