ANADOLU’DA ON BİN YIL

TÜRK DİLİ’NİN BEŞ BİN YILI

Selahi Diker


  

TAKDİM

            Sayın Selahi Diker’in “40 yıl” devam eden hobisinin sonucu olan ve “kayıp dillerin çözümü” ile tarihi yeniden anlamaya çalışan eserinin Karadeniz ile ilgili bölümünü sizlere aktarmak istedim. Resimlerle birlikte 550 sayfaya yakın kapsamlı araştırma önce 1996 yılında İngilizce olarak yayınlanmış, sonra Türkçesi de çıkarılarak yayınlanmış.

         Yazıyı ilk bulan kavim olarak tarih kitaplarında gösterilen Sümerlerin (M.Ö.3000) yazısının Türkçe-Fince-Macarca yani Turani dil olduğunu J. Oppert , H.Rawlinson ve zamanımızın ünlü Sumerologu Samuel N. Kramer gibi bir çok yabancı ve yerli bilim adamı ortaya koymuştu. Selahi Diker için de Sumerce’nin büyük oranda Türkçe olduğunu tespit etmek zor olmadı. Bunun yanında; Etrüksçe, Frigce, Hurrice, Urartuca, İskitçe, Akamaniş Elamcası ve Aramcası dillerinin de Türkçe çözümlerini ortaya koydu.

Hunlardan önce Karadeniz’in kuzey ve doğusuna hakim olan İskitlerin dillerinin Türkçe olduğunu ortaya koyması, Karadeniz ve Kafkas halkları ile ilgili bugünkü bazı tartışmalara açıklık getirmesi bakımından önemlidir. Güney Karadeniz halkları olarak Kolhlar, Khalybler, Mosynler, Mosynekler gibi kavimlerin isimlerini de Türkçe olarak izah etti.

Sayın Diker’in teorisine göre, tarihi göçler bugünkü tarih bilimi bakımından Anadolu’ya Türklerin geldiğini gösteriyor, ancak eski Anadolu halklarının dilleri üzerindeki çözümler de, bu coğrafyada eskiden de Türklerin hakim olduğunu ortaya koymaktadır.

Aşağıda, önce kitabın “GİRİŞ” bölümünden alıntı yaparak yazarın mantıki dayanaklarını gösteriyor, sonra ise Karadeniz ile ilgili yaptığı etimolojik çözümlemeleri sunuyoruz. Dil bilimi ile ilgilenenler, tarihi süreçte dillerde pek çok “harf düşmesi”, “hece kayması” ve benzeri farklılaşmalar meydana geldiğini bilirler. İlk defa bir “etimolojik tahlil” göreceklerin, eski kelimelerin yorumlanışını anlamaya çalışmalarını salık veririz.

***

ANADOLU’DA ON BİN YIL

TÜRK DİLİ’NİN BEŞ BİN YILI

GİRİŞ

        “... Son 1600 yıl içinde diğer Türk devletlerinin Avrasya’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, İran’da ve Anadolu’da büyük güçler halinde, önceden hazırlıksız olarak ortaya çıkışlarında da tarihi bir anormallik göze çarpar. Tarihçilerin göçebe (nomad) teorisine göre bütün Türk devletleri ve imparatorlukları daima ‘geçici’ kuruluşlardı. Türkler memleketlerinde daima ‘yabancı’ idiler. Orta Asya’ya ancak 8. yüzyıldan sonra Anadolu’ya da 900 yıl önce, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra gelmişlerdir. Diğer bütün milletler antik çağlardan beri bugünkü coğrafyalarında yaşamıţlardır. Bilinen tarihi çağlarda, Avrupa’da Almanlar, Anglo-saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspanyollar, Slavlar, Yunanlılar; Asya’da Hintliler ve Çinliler; Orta Doğu’da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir ‘anomali’ göstermişlerdir.

        Birinciye bağlı zannettiğim ikinci tarihi ‘anomali’ de ‘kayıp diller’ olgusudur ki bu ‘tarihte devamlılık’ açısından kabul edilemez. Sanskiritçe, Grekçe, Latince, Anglo-Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta, Arnavutça, Gürcüce, ve Ermenice gibi küçük diller, makul bir devamlılık gösterirler. Hepsi eski dil karakterlerini ve ana yapılarını korumuşlar, ancak kelime hazineleri değişikliğe uğramış, dost veya düşman bir çok milletlerden aldıkları kelimelerle dillerinde bazı değişiklikler olmuştur. Eski çağın kayıp dillerinin sahiplerinden olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Liydyalılar, Truvalılar, Etrüksler, Partlar ve Aramiler dünya uygarlığının keşfi ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültürde yaptıkları atılımla eski Yunan rönesansının temellerini atmışlar ve dolayısıyla da bugünkü modern uygarlıklarımızın oluşumunu sağlamışlardır. Bu eski milletlerin dilleri coğrafyacı Strabon zamanında hala yaşıyordu. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin bile dilleri kaybolmuyor, ki bu küçük milletler daima o eski büyük milletlerin idareleri altında yaşamışlar, her türlü esarete ve imhaya maruz kalmışlardır. Öte yandan, mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yok oluyordu ki bu dil, İbrani Tevrat yazarının ifadesi ile ‘bütün dünyanın konuştuğu dil idi’. Böylece mantık yine gösteriyor ki, eğer normal tarihi gelişme ve devamlılık korunacaksa bu eski ve antik dillerin asla kaybolmamaları gerekiyordu.

        Eğer bizzat tarihin kendisini düzeltmek istiyorsak, yukarıda birbirine bağlı olduğunu söylediğimiz iki anomalinin yok edilmesi, tarih kitaplarından silinmesi gerekiyordu. Burada çalışma alanımız olan ‘kayıp diller’ genellikle Sami veya Hint-Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif (bitişgen) bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan bir çok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca –sanki Asya kıtasında tek bir dil grubu varmış gibi- ‘Asyanik’ tabiri ile anılan, Sumerce, Elamca, Etrüksçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural-Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi ki bu grubun Avrasya’daki büyük yegane temsilcisi Türkçe’dir. Böylece iki anomalinin tarih kitaplarından çıkarılması için, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabalıklarının ispatı gerekmekteydi.

...

Daha önce belirttiğimiz gibi, ‘kayıp diller’in , üç büyük dil grubundan biri olan Turan yani Türkçe grubu ile ilgili olması gerekiyordu. Biz bu yoldan hareket ederek kayıp dillerin sırrını çözmeyi başarmış, insanlık tarihinin son 5000 yıl boyunca Türk dilinin global yayılışı ve gelişimini tesbit etmiş ve Türk tarihini oluşturan ve bugün bazılarınca Hunlar’dan Türkiye Cumhuriyeti devletine kadar 16 halkasının bilindiği, uzun zincirin kayıp halkalarını ortaya çıkarmış bulunuyoruz.

        Kayıp dillerin çözümü ile Türkçe konuşan eski halkların tarihini ortaya döken ilerideki bölümler gösterecektir ki, hiç değilse kayıtlı 5000 yıllık tarih dönemi başlangıcında, Proto-Türkler’in ana vatanı Anadolu-Transkafkasya-Mezopotamya üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu ana vatanın M.Ö. 7000 yılında bizzat Anadolu olduğunu göstermektedir. “

***

İSKİTLERİN ATALARI VE KAVİMLERİ

        Herodot İskitlerin kökenleri hakkında şu bilgileri verir:

        “İskitlere göre, ülkelerinde yaşayan ilk adam Targitaus adlı biri idi. Babası Zeüs ve anası Borysthenes (Dnieper)‘in bir kızı idi. Targitaus’un üç oğlu oldu: Leipoxais, Arpoxais ve Kolaxais.” (Herod IV.5)

        “Leipoxais’dan Auchat(ae) İskitleri; Arpoxais’dan Katiar ve Trasp’lar; en genç olan Kolaxais’dan da Krali İskitler yahut Paralat’lar ortaya çıktı. Hepsine, bir krallarının adına izafeten Skoloti adı verilmiştir.” (IV.6)

        “...ve Farslar bütün İskitlere ‘Sakalar’ derler.”(VII.64)

        Şuna eminiz ki bu isimlerin çoğu etimolojik olarak Türkçe izah edilebilir.

        ...

        Zamir, çoğul eki ve diğer Yunan eklerini parantez içinde gösterip sadece kelime köklerini kullanarak, İskit ataları sayılan bu isimleri inceleyebiliriz.

        Targit(aus): Turgut veya Türküt “Türkler” veya türküt “güçlüler”. (Prof. Togan, Targitase>Türküt “Türkler”, Skolot “Çiğiller” ve Paralat “Barullar” ilişkilerini daha önce göstermiştir.)

        Leipoxa(is) veya Lei-poksa< Türkçe Ulu-bahşı “ulu hoca”.

        Arpoxa(is) veya Ar-poxa < Türkçe Er-bahşı “er-hoca”.

        Kolax(ais), muhtemelen > Kolah (Kafkas bölgesindeki eski bir millet ki bunlar için 7.yy. Bizans tarihçisi Theophilaktos Grekçe Xolx (okunuşu Kholh) adını kullanmıştır. Hatta epik Yunan şiirlerinde iki l ile kollah şeklinde yazılmış olabilir. Böylece l=r kuralına (LİScGEL 403) göre Kollah < Korlah < Türkçe Karluk. Aynı kelime, muhtemel bir l=n ve m=n (Dor.) fonetik değişimi ile (LİScGEL 403, 421), Kollah < Kolnah < Kolmah < Türkçe Kalmak veya Kalmuk adını ortaya çıkarır. Her iki isim de tarihte ve destanlarda geçen meşhur Türk kavimlerine aittir. Türk Dili’nin Beşbin Yılı, s.103-104)

EU.XEN(OS9 / A.XEN(OS) / ACHER.ON “KARADENİZ”

        Tehlikelerle dolu bir deniz olan karadeniz, hakiki bir iskit denizi idi. Ona verilen bu eski Yunanca isimlerin kökleri de Türkçe izah edilebilir.

        (Pontos) Axenos (“ ‘konuk-sevmez’ deniz” adında, Gk.a- “alayhte , karşı” ve Gk. xenos “yabancı” anlamı taşır. Bu ad, bölgeye eski Yunanlıların yerleşmelerinden önce verilmiş olmalıdır. Böylece, xen(os) (ksen veya kzen), < Türkçe küsen, veya <Türkçe kızan (küs- ve kız- fiillerinden). Yani, Karadeniz’in eski adı Küsen veya Kızan olarak ortaya çıkıyor. A-xenos ifadesi de aslında “Küsen’e (Karadeniz’e) yabancı olan” anlamına geliyor.

        (Pontus) Euxenos (“konuksever deniz”) adında ise, Gk. eu- “lehinde” ve yine xenos “yabancı” demektir. Aynı şekilde xen(os) < Türkçe küsen, veya kızan olur, ki bu defa, Euxenos ifadesinin asıl anlamı “Küsen’e (Karadeniz’e) dost olan” anlamına geliyor. Zira artık Yunanlılar bu bölgede yerleşmişler ve de İskit veya Kimmerler tarafından sevilmeye başlanmışlardır.

        Acheron adına gelince, Homeros’un “Pyriphlegethon Acgeron’a akar” ve “Gemi Dünyanın sonuna, derinden akan Okeanusa geldi. Orada Kimmerlerin memleketi (Kırım) ve şehri duruyor” (Odysseia XI) ifadeleri, Ksenophon’un Karadeniz’in batı sahilinde Heraclia (Ereğli) yakınındaki Acherus Yarımadasından bahsetmesi (Ksenophon VI.2.) ve Acheron veya Acherus’un Hades’te (ölüler diyarında) bulunan bir “felaket ırmağı” olarak tarif edilmesi ve de Pyriphlegethon (Borydthenes (modern Dnieper)) kelimesinin aşağıdaki Ek Lügatçe’deki analizi, Acheron adının Karadeniz’e Homeros çağı öncesi verilen bir isim olduğunu gösterir. Bu isim de Türkçe bir etimolojiye sahiptir. Kok kelime Acker veya Aker < Ogur Türkçesi Ökür/Öğür < Türkçe Öğüz “Deniz; Irmak; karadeniz.”

GÜNEY KARADENİZ HALKLARI

Güney Karadeniz bölgesi doğuda Kafkaslardan batıda Trakya’ya kadar uzanır. Bu bölgede yaşamış olan eski topluluklara ait en iyi kaynaklar Herodot, Ksenophon ve Strabon’dur. Bu mevzuda bilhassa Ksenophon, M.Ö.4.yüzyılda, İran kralı Artakserkses II’nin (hük.404-359) kardeşi Genç Keyhüsrev (Kyrus) tarafınfdan İran tahtını ele geçirmek amacıyla hazırlanan ve ücretli Yunan ve yerli askerlerden oluşan bir ordunun Sardis’ten İran’a yürüyüşünü ve dönüşünü anlatan eserinde bize bazı bilgiler verir. Kuzey Mezopotamya’da, Kunaxa muharebesinde Genç Keyhüsrev’in ölmesi üzerine, Yunanlıklardan oluşan ordu Ksenophon’un liderliğinde Doğu Anadolu dağlarını aşarak Trabzon’a ve sonra da sahili takiben Giresun (Cerasus), Ordu (Cotyora), Sinop üzerinden Trakya’ya ulaştılar.

Ksenophon!a göre, Karadeniz sahilinde yaşayan kavimler, Kholh’lar, Mossinoik’ler, mitolojik Amazonlar, Khalyb’ler yahut Halizon’lar ve Trakyalı adı ile andığı diğer bazı milletlerdir. Bunların adlarını, bazı şahıs isimleri ile birlikte kısmen burada kısmen Ek Lügatçe’de inceleyeceğiz.

KHOLH’LAR

Bunlardan, önceki bölümde İskitlerin atalarından biri olan Colax(ais) (Kholh) adını incelerken bahsetmiştik. Kholh’ları (Karluk’ları) Kafkasların güneyinde ve güney batısında Eski Yunanlılarca Kolkhis adı verilen memlekette yaşayan bir millet olarak tanıyoruz. Ksenophon’a göre, Kholh’lar Trabzon’dan Giresun’a kadar olan sahildeki Yunan şehir sitelerine yakın ova ve dağlardaki küçük kasaba ve köylerde yaşıyorlardı.

(“TRAKYALILAR” ve “AMAZONLAR“ bölümleri atlanmıştır.)

KHALYBES (HALİZONLAR), KHALDA(i), VE MOSYN(İ), MOSYNOEK(İ)

Strabon, Alazon, Halizon ve Amazon kelimelerinin kullanılışındaki kargaşadan bahseder. (XII.3.20.22) Herodot, Borysthenes (Dnieper) ırmağının yakınında yaşayan Alazon İskitlerinden söz eder. (IV.17) Homeros’ta, kelime Alizon (İlyada II) ve Halizon (a.e.V) şekillerinde geçer:

Ve Alizonlar, Odios ve Epistrophos’un kumandasındaydılar; onlar, gümüşün çıktığı, uzak Alybe’den gelmişlerdi.

Strabon Alybe denen yerin,Kızılırmağın doğusunda olduğunu söyleyerek Halizon’ları,Küçük Asya’da yaşayan ve Yunanlı olmayan en önemli kavimlerden saydığı Khalyb’lerle birleştirir (XII.3.20; XV.5.23) ve eski Kahlyb’lerin kendi zamanında Amisos (Samsun) ile Trabzon arasında yaşayan Khaldai kavmi olduğunu iddia eder. (XII.3.19,28) Ksenophon zamanında, kavimlerin en savaşçı olanı diye tarif ettiği Kahlyb’ler yine aynı bölgede yaşıyorlardı. (IV.6,7;V.5) Herodot, Khalyb’lerin Lydia kralı Kroesus idaresindeki milletlerden biri olduğunu yazar. (I.28)

Halizon, Khalyb ve Khald(ai) kavimlerinin adları, aşağıda görüleceği gibi, birbirine ve aynı zamanda Amazon adına çok benzemektedirler.

Halizon ((1) < Türkçe Kal-ı(g)-don “ebedi kıyafet; ebedi öz”)

Halizon ((2) < Türkçe Kal-ı(g)-don “çevik öz”)

Halizon(es) kelimesinde, Amazon adındaki ama “ana” yerine kalı “ebedi” kelimesi kaim olmuştur. Böylece (1) Hali-zon > Hali-zon < Türkçe Kalı-don “ebedi öz”: “kal-ı / kal-ık “gök, yukarı kat, sema; kalmış, kalan (ebedi)” ki kal- “kalmak” fiili ve -ık /-ıg ekinden oluşmuştur. Kelimenin bir diğer etimolojisi de yapılabilir: (2) Hali-zon < Türkçe Kalı(g)don “çevik öz”, kelime anlamıyla, “sıçrayan (kişi)” (O. Türkçe kalı- “sıçramak”), ki bu anlam Homeros’un Amazon kraliçesi için kullandığı ‘çevik Myrina’ tabirinin belki de kaynağını teşkil eder.

Khalyb (< kerkük ve Azeri Türkçesi Kal-ıp “kalmış;ebedi”):

Khalyb kelimesinin bu yorumunda, normal Türkçede 3.şahıs geçmiş zaman partisipini oluşturan –mış ekine tekabül eden Kerkük ve Azerbaycan Türkçesindeki –ıp eki ile kal- fiilinden bir isim-sıfat oluşturulmuştur.

Khald(ai) (< Türkçe Kal-dı “kalan: ebedi”):

Khaldai kelimesi de Türkçedir: Khald(ai) < Khaldu < Türkçe kal-di, kelime anlamıyla, “kalmış olan, kalan; ebedi,” ki burada kal- fiilinden 3.şahıs tekil geçmiş zaman sıygası –dı ile bir sıfat-isim hali oluşmuştur.

Muhtemelen Kerkük ve Azeri Türkçesini içeren Khalyb adı, ve aynı halk olan Khald’ların da Babil’de yaşamış Khaldu’lar veya Kalde’lilerle ilişkili olması gerektiği düşünülürse, bu halkları bugünün Kerkük ve Azerbaycan Türklerinin de ataları sayabiliriz.

Karadeniz sahilinde yaşayan diğer önemli bir kavim de Mosynoek’lerdir. Herodot, Dara’nın Pers imparatorluğu içinde yaşayan milletler arasında Mosynoeki kavmini de sayar (III.94). Ksenophon, onları Sinop ile Giresun arasındaki sahil şeridinde gösterir. (V.4) Strabon, Mosynoek ve Mosyn kelimelerinde Yunanca anlamlar arar. Bizce her iki tabir de Türkçe etimolojiye sahiptir.

Mosyn(i) (< Türkçe Beçen “Peçenek”):

Yunanca’daki m=p (LiScGEL 421) ve b=p (LiScGEL 510) fonetik değişimleri göz önünde tutulursa, m<p<b ilişkisi ile. Mosyn<Posyn<Bosin<Türkçe Beçen “Peçenek” sonucuna ulaşırız. Haçlı seferleri çağında Trakya’da bir şehir adı olarak bilinen Mosynopolis kelimesi “Mosyn’ler (Beçenler) şehri” diye de tercüme edilebilir, zira bu çağlarda Beçenlerin (Peçeneklerin) Balkanlarda aktif olduğunu biliyoruz.

Mosynoek(i) (< Mosynek <Türkçe Peçenek )

Bizce Mosynoeki adı, Mosyn(i) kelimesinin başka bir şeklidir ve de Beçen kelimesinin diğer şekli olan “Peçenek” adının tam karşılığıdır: Mosynoek(i) > Mosynek > Pesynek > Türkçe Peçenek, ki bu kelime esasında, önceki bölümde de işaret ettiğimiz gibi Beçen kelimesinin bir çoğuludur. Burada –ek / -ik Ogurca (Macarca) ve Yafes dillerinde mevcut olan bir çoğul ekidir. Latince’de Peçenekler için kullanılan Bissen(us) tabiri de Kk. Mosyn ve Bithny (>Bisin) kelimelerine çok yakındır ve sonraki Yunanlılar onlar için Patzinak adını kullanmışlardır ki, bu da fonetik bakımdan Mosynek(i) kelimesinin hemen hemen aynısıdır. Dağlarda kasabalar ve köyler içinde yaşayan bu Mosynek’ler öldürdükleri düşmanlarının kafalarını keserek teşhir etmeleri (Ksenophon (V.4) gibi örf ve adetleri bakımından İskitlere benzerler.

Yukarıda incelenen kelimeler dışında kalan, Karadeniz’in sahil bölgeleri ile ilgili bazı eski kavim ve şahıs adları ve coğrafya isimleri aşağıdaki lügatçede ayrıca analiz edilmiştir. Bu kısa çalışma, bu uzun sahil şeridinde yaşayan eski toplulukların çoğunun Türkçe-konuşan halklar olduğunu göstermektedir.

Not: Sayın Diker’in kitabını ve tezini tanıtan web sayfalarına gitmek için tıklayın.