DOĞU KARADENİZ (tarih kültür insan)

Mehmet Bilgin


İÇİNDEKİLER

SUNUŞ

GİRİŞ

I.BÖLÜM

İLK ÇAĞLARDA DOĞU KARADENİZ BÖLGESİ

1- OTOKTON HALKLAR

A) TRABZON BÖLGESİ

a) Skythenler / İskitler, b) Makronlar, c)Kolkhlar, d) Driller, e) Mossynoikler, f)Khalybler, g) Tibarenler, h) Trapezus, Kerasus ve Kotyora Helenleri.

 

B) TRABZON’UN DOĞUSUNDA KALAN BÖLGE

a) Moskhiler

b) Heptakomentler

II. BÖLÜM

ROMA / BİZANS HAKİMİYETİ

III. BÖLÜM

KUZEY İMPARATORLUĞU

IV. BÖLÜM

KUZEY STEPLERİNDEKİ TÜRK KAVİMLERİNİN DOĞU

KARADENİZ BÖLGESİNDEKİ İZDÜŞÜMLERİ

V. BÖLÜM

KUMANLAR VE TRABZON RUM KRALLIĞI

VI. BÖLÜM

OSMANLI HAKİMİYETİ VE TARİHİN MİRASI

VII. BÖLÜM

SONUÇ

EK 1

TRABZON’UN FETHİ VE İSKAN POLİTİKASI

EK 2

LAZLARIN TARİHİ BU MU

BİBLİYOGRAFYA

HARİTA VE FOTOĞRAFLAR

İNDEKS

 

 

MEHMET BİLGİN

1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğan Mehmet Bilgin, ilk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. 1974 yılında A.Ü. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik bölümüne giren Bilgin, 1978 yılında fakülteden mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü ve baba tezgahında Tıbbi bitkiler ve Çiçek soğanları ihracatı ile uğraştı.

Dağı Karadeniz Bölgesi’nin tarihi ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri kitaplarına temel teşkil etti.

Bölge tarihi ile ilgili eserlerin çoğunun ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu düşünmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu nedenle 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı.

Samsun, Giresun ve Trabzon’da düzenlenen Tarih Sempozyumlarında bildiriler sunan yazarın çeşitli kitap ve dergilerde yazıları yayınlandı.

1990 yılından bu yana İstanbul’da yaşayan M. Bilgin, evli ve bir çocuk babasıdır.

Yayınlanan Kitapları :

Sürmene Tarihi (1990)

Madur Dağı Savaşı (1. bs. 1992 - 2. bs. 2000)

 

 

SUNUŞ

Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni derken Türkiye birdenbire kendini etnik kimliklerin tartışıldığı bir ortamda buldu. Daha doğrusu etnik kimlikler Türkiye’ye karşı kullanılmaya başlandı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu saldırıya pek de hazırlıklı değildik. Sadece devletin güvenlik politikalarını oluşturanlar değil, kültür politikasını oluşturanlar da hazırlıksızdı. Oysa bu saldırıyı planlayanların geçen yüzyıldan devraldıklarına ek olarak son 40 - 50 yıla sarkan hazırlık çalışmaları vardı ve şartlar uygun olunca konu gündeme girdi. Çekişme alanı olarak tanımlanan Balkanlar ve Kafkaslar gibi bölgelerde kışkırtılan etnik farklılıkları temel alan silahlı mücadele yükseldi. Bu oyun ülkemizin bir bölümünde de sergilendi ve binlerce yıllık birliği ve birlikteliği savunanların karşı tezi mozaikten ibaret kaldı.

Hiçbir hazırlığımız yoktu. Halk ve idareci katmanlar bilgisizdi. Birçok yöremizin doğru dürüst tarihi bile yazılmamış, dil özellikleri, halk kültürü incelenmemişti. Konu gündeme girdikten sonra yayınlananların çoğu yabancı araştırmacıların çalışmalarından aktarılmıştı. Bizi ifade edecek olanların, tartışmayı başlatanların hazırladıkları verileri kullanmaktan başka şansları yoktu. Konunun tarihi, tarihten günümüze yansımış sosyolojik ve psikolojik boyutları, yakın tarihimizde ve günümüzde şekillenmiş ekonomik ve siyasî yönleri vardı. Bunların hiçbirinin enine boyuna yeterince incelendiğini ve tartışıldığını söyleyemeyiz.

Türkiye’nin geneli için söylediklerimizi Doğu Karadeniz Bölgesi için de söyleyebiliriz. Gerçekte Doğu Karadeniz Bölgesi bu bakımdan en savunmasız bırakılmış yöremizdir. Bölge ile ilgili Türkçe yayınlar, yabancı dillerde yapılmış olan yayınların yüzde biri kadar bile değildir ve bunların hemen hemen tümü de amatör araştırmacılar tarafından yapılmıştır.

Oysa geçmişte bu bölge üzerinde bazı oyunlar sergilendi. Osmanlıların çöküşü anında ve bölgenin 1916’dan itibaren iki yıl kadar süren Rus işgalinden kurtulmasından hemen sonra sahneye konan bu oyunlar her bakımdan tükenmiş olan Türk toplumunun o haliyle bile önleyebildiği kadar mesnetsizdi. Bu durum aynı zamanda bir rehaveti de getirmişti. Bölge insanının o gün sadece aile ocağından aldığı eğitim, bilgi ve kültürle Batılı devletlerin iki yüzyıldan fazla bir sürede tezgâhladığı oyunu bozmuş olması bölge ile ilgili yapılması zorunlu olan çalışmaların gereksiz olduğunu düşündürmüş olmalı ki, bu bölgenin tarihi, kültürü, dil özellikleri ile ilgili hiçbir çalışma yapılmadı, bölge insanı bu bakımdan âdeta çıplak ve savunmasız bırakıldı.

Bu ortam uygun olmalı ki, birkaç yıldır Yunan yazarlarının bölge ile ilgili kitapları Türkiye’de art arda yayınlanmaya, bir takım Yunanlı gruplar bölgeye gelmeye başladı. Bu çalışmaların üç amacı olabilirdi. Bunlardan birincisi; bu şekilde savunmasız bir hale getirilmiş ve son yıllarda izlenen politikalarla ekonomik olarak sefalet sınırının altına itilmiş olan bölge insanını kullanarak Türk devletini sıkıştırmak. İkincisi; Anadolu’nun diğer bölgelerinde yaşayan insanlarımızla bu bölgede yaşayanlar arasında bir farklılık hissettirmek. Üçüncü ve en önemlisi ise; 1923 yılında mübadele antlaşması ile Yunanistan’a gönderilen Doğu Karadeniz Bölgesi Rumları-nın Ortodoks inancı dışında tamamen farklı oldukları Yunan toplumu ile kaynaşamamasından doğan sorunlarının üzerini örterek bu insanların Avrupa Topluluğuna üye olmanın getirdiği imkânlarla kimlikleri ve geçmişleri ile ilgili sorgulama yapmasını önlemek.

Mehmet Bilgin, Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik tarihini araştırırken elde ettiği bilgileri okuyucuyla paylaşmak için bu kitabı yazdı. Yoğun ve titiz bir emek ürünü olan bu kitabı okuyunca yeni, farklı ve ciddi şeyler söylediğini göreceksiniz.

Doğu Karadeniz Tarih, Kültür, İnsan adlı bu çalışmanın, konuya ilgi duyan herkesin kitaplığında bulunması gerektiğine inanıyoruz. Yayınevimiz her güleryüzlü ve ciddi çabanın değerlendirilmesine yardımcı olacaktır.

Serander

 

GİRİŞ

Doğu Karadeniz ile ilgili tarih yayınlarına bir göz attığınız zaman, özellikle tarih içinde bölgede yaşamış olan topluluklarla ilgili bilgilerin ‘Şark Meselesi’nin kaygıları ile çarpıtılarak değerlendirildiğini görürüz. Gerek kendilerini daima bilimin temsilcisi kılığına sokmuş Batılı araştırmacılar, gerekse onları izleyen Yunan ya da diğer milletlere mensup yazarlar bölge tarihi ile ilgili bilgi verirken, bölgeye ait gerçekleri ortaya koymanın gayreti ile değil, konuyu Şark Meselesinin labirentlerinden yansıyan ışıkların gölgesinde değerlendirmeyi tercih etmişlerdir.

Bölge tarihi ile ilgili bu değerlendirme çarpıklığı, özellikle tarihin çeşitli dönemlerinde bölgede yaşamış olan halklara ait bilgiler söz konusu olduğu zaman hesaba gelmez bir ölçüye ulaşır. Ayrıca bu konuda hemen her zaman geçerliliğini koruyan bir çifte standart söz konusudur.

Batının temellerine oturtulan Yunan ve Roma ile onların ortaçağdaki devamı kabul edilen Bizansın, işgal ettiği bölgelerin halklarını Hıristiyanlık potası içinde eritip, dillerini, kültürlerini hatta varlıklarını yok etmesi barbarların uygarlaştırılması yalanı ile yüceltilirken, Osmanlıların, askeri zaferler sonrası hakimiyet kurduğu topraklarda tebası olan Hıristiyan halkların haklarını garantiye alarak, temsil ettiği din olan İslamiyet’i birkaç asırlık bir süreç içinde hoşgörü ve himaye çerçevesinde yayması vahşet, zulüm ve barbarlık olarak nitelendirilmiştir. Osmanlıların Hıristiyanlık inancına olduğu kadar etnik kimliklere de yaşama fırsatı tanımakla sağladığı istikrar ise “Osmanlı toplumu ilerlemeyi sağlayan dinamiklerden yoksun geri bir toplumdu.” hükmü ile katledilmiştir.

Bu çifte standart uygulanırken, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyet tesis ettiği coğrafyadaki halkların kimliklerinin yaşamasına ve günümüze ulaşmasına olan katkıları yok sayılmamıştır. İstanbul’u alıp Bizans’ı tarihe gömen Osmanlıların, halkları Hıristiyanlık potasında eritme ve yok etmenin büyük ustası olan Ortodoks kilisesini yeniden kurup, Patrikhanenin Anadolu ve Balkanlarda İmparatorluğun tebası olan Hıristiyan - Ortodokslar üzerinde etkinliğini yeniden tesis ettiği gerçeği de görmezlikten gelinmiştir.

Patrikhane, Trabzon’un Osmanlı topraklarına katılmasından sonra özellikle Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki Hıristiyanlar üzerinde, asırlar sonra yeniden ve daha güçlü bir şekilde hakimiyet tesis etmiş ve Osmanlıların fetihten sonra bölgede gönderdiği değişik milletlere mensup fakat Hıristiyan inancına sahip grupları, geçmiş dönemlerdeki gibi Rumlaştırma uygulamalarını başarı ile sürdürmüştü.

Bu tavırlar entelektüel bir faaliyet olarak kalsa altına bu kadar kalın çizgilerle çizmeye gerek görmez, ulaştığımız bilgileri, belgeleri ile birlikte yayınlamakla yetinebilirdik. Hiç şüphesiz bu çabalar da gerçeği arayanların takdiri ile sonuçlanırdı. Ama maalesef bununla bitmiyor. Konunun kalın sis perdesi ile örtülmesini sağlayan bir ‘Şark Meselesi’ var.

Şark Meselesinde Osmanlıların tesis ettiği istikrar ve hoşgörü ortamı içinde ömürleri uzamış, etnik kimliklerini, kültürlerini yaşama ve geliştirme fırsatını yakalamış olan gruplar, kendilerine bu fırsatı sağlamış olan Osmanlıyı yıkmak için kullanmıştır. Bu etnik gruplar sadece Osmanlıya karşı değil birbirine karşı da kışkırtılarak düşmanlık tohumları ekilmiş, kanla sulanmış ve yeşertilmiştir.

Bilgiler çarpıtıldı, gerçekler yok farz edildi, yalanlar söylendi. Halklara vaatlerde bulunuldu, tahrikler yapıldı, kanlar döküldü. Sonuçta kurulan yeni düzenler her türlü zenginlik ve servet Batıya aktarılıp Batı toplumunun refahı yükseltildi ve bu zafer beyaz ırkın üstünlüğü teorisiyle süslendi. Osmanlı coğrafyasında asırlar boyu istikrar içinde yaşayan halklar, temelinde Avrupa’nın ırksal üstünlüğü teorisi yatan ve yalanlarla bezenmiş bir tarih öğretisinden kaynaklanan bir kinle birbirine düşman yaşamaya mecbur bırakıldılar.

Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik tarihini araştırmaya ve tarih içinde bu bölgede yaşamış halkların bir envanterini sunmaya çalışacağımız bu araştırmaya, istemesek de bu çarpıtmalara işaret ederek başlamayı gerekli gördük. Dileriz bu gerçek bizden sonra konuya ilgi duyanların da dikkatini çeker.

Çalışmamızda tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerin yanı sıra bölgede yaptığımız araştırmalar esnasında tespit ettiğimiz yer ve aile isimlerinden de yararlandık. Yer adlarının çoğu zaman daha eski bir dilin kalıntısı olduğunu biliyoruz. Bu nedenle bölgedeki yer isimleri tarihte rastladığımız eski kavim, ulus, boy ya da şahıs isimlerine işaret ettiği zaman bizim için yol gösterici oldu.

Aynı şekilde, aile adlarını da eski dönemlerden bu yana kullanıla-gelmesi ve tarihe geçmiş büyük boylarla ya da coğrafi yerlerle ilgili olması ölçüsünde dikkate aldık. Bu şekliyle çalışmamızın sadece konuya projektör tutma iddiasında olduğunu belirtmek istiyoruz.

Kitap bu şeklini birçok kişinin katkılarıyla aldı. Bunlardan Ayhan YÜKSEL, Fransızca metinleri tercüme eden Yıldıray KUMBASAR ve düzeltmeleri yapan Sabri KOZ’a burada özellikle teşekkür etmek istedim.

Mehmet Bilgin

20 Ağustos 2000

Ziverbey

 

I. BÖLÜM

İLK ÇAĞLARDA DOĞU KARADENİZ BÖLGESİ

“Bölge tarihi Yunanlı kolonistlerle başlatılıp otokton halklar ya yok farz edildi ya da barbar, yaban, ilkel olarak nitelenerek önemsiz kabul ettirilmek istendi.”

1- OTOKTON HALKLAR

A- TRABZON BÖLGESİ

Bölge tarihi ile ilgili en büyük çarpıtma bölge tarihinin Yunanlı kolonicilerle başlatılmasıdır. Bu yapılırken özellikle Yunanlıların koloni kur-malarından önce veya sonra bölgede yaşayan halklar ya yok farz edilmiş ya da barbar, yaban, ilkel diye nitelenerek önemsiz oldukları kabul ettirilmek istenmiştir.

Bölge tarihini Antik Yunanlıların kolonizasyonuyla başlatanlar, bölge halkının Antik Yunanlı kolonistlerin soyundan gelme olduğu yalanının yeterli olmadığı zamanlarda çarpıtmayı Antik Yunanlı kolonistlerin üstün Helen kültürünü ve dilini bölgedeki barbarlara kabul ettirerek onları Helenleştirdikleri gibi hiç de gerçek olmayan ifadelerle sürdürmüş ve bu ön-yargı Helenmerkezci efsanelerle desteklenerek özellikle 18. yüzyıl sonlarından itibaren günümüze kadar yazılmış bölge tarihlerinin baş tarafını süslemiştir.

Eğer gerçek böyle olsaydı İskitlerin Kuzey Karadeniz Bölgesinde yaşayan bir boyu olan Kolatların (Heredot’ta Skolat) adı, Kolatlar/Kolatoğulları, yine İran kaynaklarda geçen İskit/Sakaların adının Saka/Saka-oğulları biçiminde, bölgede bugün bile yaygın olarak yaşayan ailelerin adı olarak tarihin içinden süzülüp günümüze ulaşabilir miydi?

Bilindiği gibi M.Ö. 8 asırda Karadeniz’in kuzeyine Kimmerler (ya da Gemer/Kemer) hakimdi. M.Ö. 8 asrın sonuna doğru Orta Asya’dan gelen İskitlerin baskısı ile bölgeden hareket eden Kimmerler, ilk önce Kafkaslara oradan da Doğu Anadolu’ya girmişlerdi. Urartularla savaşarak Kızılırmak kavisine ve Sakarya bölgesine kadar ilerlemişler ve Kuzey Doğu Anadolu’yu işgal etmişlerdi.1 Kimmerlerin kasırga şeklindeki saldırıları sırasında Karadeniz’in kuzey ve güneyindeki Helen kolonileri tamamen yok edildi.2 Sinop da tahrib edilen yerler arasındaydı. Sinop’dan Trabzon’un doğusuna kadar olan bölgede Kimmer varlığını gerek arkeolojik bulgularla3 gerekse yer isimleri ile kanıtlayabiliyoruz.4

Kimmerleri takip eden İskitler de Anadolu’ya gelmiş ve M.Ö. 600 yıllarında bir müddet Kuzey İran ve Doğu Anadolu’da hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir.1 Afif Erzen, atlı göçebe kavimler olan Kimmer ve İskitlere “Proto Türk” kavmi denebileceği kanaatindedir. Zira daha sonraki Türk kavimlerinin “Atlı Kavim” olarak hayat tarzları, sosyal - ekonomik durumları, siyasi, askeri ve idari teşkilatları, sanat ve kültürleri adeta İskit kültürünün bir devamı gibi görünmektedir. Türk kavimlerinin de İskitler gibi çiftçi göçebe bir hayat sürmeleri ve sanatta hayvan üslubunu devam ettirmeleri bu hususu açıklamaktadır.2

Asur kitabelerinde Maduva, Heredot’da Madyas, İran kaynaklarında Afrasyab, Türk ellerinde Tungaalp/Alp Er Tonga olarak anılan ve M.Ö. 643 - 625 yılları arasında hüküm sürmüş kralları zamanında Ege sahilleri-ne kadar bütün Anadolu’yu işgal ederek Kapadokya bölgesine yerleşen İskit/Sakalar, 634 yılında Suriye ve Filistin’e kadar inmişlerdi. Heredot, Sakaların Küçük Asya’daki hakimiyetinin 28 yıl sürdüğünü kaydeder.3

Tarihçiler İskit/Sakaların Küçük Asya’daki hakimiyetinin M.Ö. 626 ya da 625 yılında Tungaalp’ın Med Kralı Kiyatsares tarafından bir ziyafette öldürülmesinden sonra sona erdiğini söylerler.4 Buradan hareketle Sakaların Küçük Asya’da hakimiyetinin Tungaalp’ın babasının zamanında başladığını söyleyebiliriz.

Sakaların bir kısmı bu mağlubiyetten sonra Kuzey Azerbaycan’a çekilirken bir kısmı Küçük Asya’da kaldı. Tungaalp ve İskit / Saka ileri gelenlerinin öldürülüp, Ön Asya’daki hakimiyetlerine son verilmesinden sonra Anadolu’da kalan İskitlerin bir kısmı Lidya krallığına sığınmış bir kısmı da Kuzeydoğu Anadolu’ya yerleşmişti.5 Terme civarında yaşadığı iddia edilen6 Amazonların7 da İskitlerle alakalı bir kavim olduğu tarihçiler tarafından kabul edildiği gibi, Ksenophon da M. Ö. 400 yılında Bayburt bölgesinde yaşayan Skythen/İskitlerin ülkesinden 4 günlük bir yürüyüşle geçtiğini anlatır.8

Hiç şüphesiz Doğu Karadeniz Dağlarındaki vadilerde ve sahillerde Kimmerlerden ve İskitlerden önce de sonra da başka halklar yaşamıştır. Bölge tarihini sahilde birkaç noktaya yerleşmiş kolonilerden başlatmak bu halkları yok farz ederek tarihi çarpıtmaktan başka bir anlam taşımaz. Kaldı ki tarih böyle bir savı yalanlayacak ve bölgenin yerli halklarının inkâr edilmesini imkânsız kılacak birçok tanıkla doludur. Bu tanıkların en eskileri Karyalı Skylax ile Heredot, en önemlisi ise hiç şüphesiz Ksenophon’dur.

Ünlü flozof ve tarihçi olan Atinalı Ksenophon (M.Ö. 430 - 355) Anabasis Sefer adlı eserinde Pers İmparatorluğu’nun Batı Anadolu valisi olan Kyros/Keyhüsrev’in, babası II. Dareios/Dara’nın, ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi II. Atrakserkes’e (M.Ö. 404 - 358) karşı isyan ederek bir ordu toplamasını, M.Ö. 401’de Salihli’nin 8 km. batısındaki antik Sardes kentinden yola çıkmasını, Anadolu’yu boydan boya geçip Babil yakınlarındaki Kunaksa’da Pers imparatorluk ordusuna yenilmesini, bu yenilgi ve Kyros’un öldürülmesinden sonra başıboş kalan onbin kadar Helen paralı askerin ülkelerine dönüş hikâyesini anlatır.

Kunaksa yenilgisinden sonra memleketlerine dönmek üzere yola çıkan Helen askerlerinin kumandanları da yolda öldürüldüğü için, aralarında seçtikleri birkaç komutanla birlikte dönüş yolunda orduyu yöneten Kesenophon, eserinde, yaşanan olayların yanısıra geçtiği bölgelerde yaşayan halklar konusunda da bilgiler verir. Anabasis’in 4. kitabında Onbinlerin’in Doğu Anadolu’yu güney - kuzey istikametinde geçtikten sonra Trabzon’a varmaları, 5. kitapta da Trabzon’dan Ordu’ya kadar olan seyahatleri anlatılır.

Doğu Anadolu’da Kardukhlar ve Armenlerin ülkesinden geçtikten sonra Pasin Çayı / Aras Nehrine ulaşan Ksenophon ve arkadaşları 7 gün boyunca nehri izlerler, 2 gün daha yürüdükten sonra dağların ovaya inmek için geçit verdiği yerde Khalybler, Taokhlar ve Phasianlar’dan oluşan bir ordunun onları beklediğini görürler.1 Daha önce geçtikleri bölgelerdeki köyleri yağmaladıkları için birbirlerine komşu olarak yaşayan bu üç halk onlara karşı birleşmişti. Ksenophon ve ordusu mahkûm bir arazide savaşmamak için önce geçidin yanındaki yüksek tepeleri, ardından geçidi ele geçirir. Sonra da ovaya inerek her türlü yiyeceklerin bulunduğu köylere varırlar.

Erzurum’un kuzeydoğusuna düşen dağlık bölgeye yönelerek Taokhların memleketine giren2 Onbinler, burada beş günde yaklaşık 156 km. yol gittikten sonra Khalyb’lerin memleketine varırlar.1 Taokhların memleketi, Osmanlı belgelerinde de Tav Eli/Daveli olarak adlandırılan2 Narman - Oltu bölgesi olmalı. Tortum bölgesinden batıya doğru kavis çizerek beş gün yol aldıktan sonra girdikleri Khalyblerin memleketinin ise Erzurum’un kuzeyindeki Erzurum - Tortum çizgisinin batısına düşen dağlık bölge olduğunu sanıyoruz.

Onbinler, çok savaşçı olan Khalyblerin köylerini yağmalayamadıkları için Taokhların memleketinden yağmaladıkları yiyeceklerle yetinmek zorunda kaldıklarını anlatan Ksenophon, Khalyblerin memleketinde 7 günde on beş parasang (yaklaşık 78 km.) yol katederek Harparos/Çoruh nehrine ulaştıklarını yazıyor.3

Onbinlerin, Taokhların ve Khalyblerin memleketinden geçerek Çoruh nehrine ulaşmak için izledikleri yol Birinci Dünya Savaşı’nda, Erzurum’un kuzeyi ve Tortum bölgesinden ilerleyen Rus ordu kolunun Bayburt şehri ve ovasına ulaşmak için izlediği yolla aynı yol olmalıdır. Bu durumda Khalyblerin memleketinin Erzurum’un kuzey batısındaki Serçeme Deresi’nin batı yanında kaldığını ve Onbinler’in Bayburt ovasına Çoruh Nehrinin Masat Deresi kolunu izleyerek ulaştığını söyleyebiliriz. Çünkü Ksenophon’un yazdıkları ile bu bölgenin coğrafyası birbirine uyum göstermektedir.

Ksenophon’un bundan sonra izlediği yol ve geçtiği bölgelerde yaşayan halklar hakkında anlattıkları bizim ele aldığımız bölge ile direkt alakalı olduğu için bu bilgiler ve bölgenin tarihî topografyası üzerinde daha ayrıntılı durmak istiyoruz

 

a) SKYTHENLER / İSKİTLER

Bayburt Ovası’nda Skythen / İskitlerin memleketine giren Onbinler, ovada dört günde yirmi parasang (yaklaşık 104 km.) gittikten sonra Gymnias adında büyük zengin ve kalabalık bir şehre ulaştılar.4 Burası Doğu Anadolu’yu boydan boya geçen Onbinler’in rastladığı ilk şehirdi.5 Konuyla ilgilenen araştırmacılar bu şehrin şimdiki Bayburt şehri ya da civarında olduğu konusunda hem fikirdirler. Bölgede yaptığımız yüzey incelemelerinde Bayburt il merkezi ya da yakın çevresinde bu dönemde kurulmuş bir kente ait olabilecek herhangi bir kalıntı tespit edemedik. Fakat bugünkü Aydıntepe/Hart ilçe merkezi, gerek son yıllarda kent merkezinin altında ortaya çıkartılmış olan yeraltı kentinden,1 gerekse kentin içindeki tepeciğin durumundan dolayı bize Gymnias şehrinin kuruluş yeri olarak Bayburt il merkezinden daha inandırıcı geldi. Ayrıca Justinianos (M.S. 527 - 565) dönemi hakkında bilgi veren eserleri ile tanıdığımız tarihçi Procopius bize bölgedeki önemli Roma garnizonlarından biri olan Hart/Aydıntepe’de bulunan Khart/Kharton kalesinin varlığından bahsetmektedir.2

Aydıntepe/Khart’ın Eskiçağda ve Ortaçağın ilk dönemlerinde Bayburt’tan daha önemli bir merkez olduğunu gösteren başka buluntular da vardır. Bölgede yaptığımız gezilerde Aydıntepe ilçe merkezinden kuzeye Kemer / Gemer Dağlarına doğru tırmanan yolun doğu yanında yer alan ve kare şeklinde olduğu için erken Roma dönemine ait olduğunu zannettiğimiz küçük bir kale kalıntısı ile bu yolun kuzey uzantısında Madur Dağı’nın kuzeydoğu yamaçlarında Kalecik Yaylası’nın kenarında, aynı döneme tarihlenebilecek bir diğer kale kalıntısı tesbit ettik. Tanımlanan iki kale arasındaki dağlık bölgede yer yer at arabalarının işlemesine imkân tanıyabilecek genişlikteki eski yol kalıntıları bize, Kemer Dağı’ndan aşan ve Karadere’nin Karadeniz’e döküldüğü yerde, modern Araklı ilçe merkezinin kenarında kalıntıları mevcut bölgedeki en eski Roma garnizonunun bulunduğu Hyssos’a3 ulaşan işlek bir yolun varlığını göstermektedir. Bir ucunda Aydıntepe bulunan ve bir bölümü bugün de bölge halkı tarafından kullanılan bu yolun güzergâhında erken Roma döneminde olduğu gibi Bizans döneminde de kullanıldığını gösteren başka kalıntılar da mevcuttur.

Bu buluntular Aydıntepe’nin günümüzdeki konumunun aksine eski ve ortaçağda çok önemli bir yerleşim birimi olduğunu gösterir. Buradaki yer-leşim biriminin ne kadar eskilere indiğini tespit edemedik. Ama Aydıntepe’nin eski çağda Bayburt’dan önemli bir merkez olması Gymnias’ın Aydıntepe olabileceğini düşünmemize neden oldu. Hiç şüphesiz bu konuda son sözü söylememize, bölgede yapılacak olan yüzey araştır maları, kazılar ve bu kazılardan elde edilecek bulgular imkân verecektir.

 

Bölgeye ait tarihî bilgileri değerlendirirken, coğrafî bilgilere de ısrarla değinmemizin nedeni; bölgenin tarihi topografyasını ortaya çıkarmanın yanı sıra, kaynaklarda belirtilen halkların yaşadıkları topraklara daha belirgin bir sınır çizmek ve onlardan daha gerçekçi bir biçimde bahsedilmesine imkân sağlamaktır. Ksenophon’un anlattıklarından hareketle ve bölge coğrafyasının tanıdığı imkânlardan yararlanarak Skythen/İskitlerin memleketini Kop Dağı’nın kuzey eteklerinden itibaren uzanan düzlük alan Bayburt Ovası, Mormuş Düzü, Hart Ovası, İspir Bölgesi ile bu bölgede Doğu Karadeniz Dağlarının güney yamaçlarından doğarak Çoruh Nehrine inen derelerin vadileri olarak tanımlayabiliriz.

 Eski çağın ünlü coğrafyacısı Amasyalı Strabon (M.Ö. 64 - M.S. 21) Geographica1 adlı eserinde Trabzon’un üst tarafında doğudan batıya doğru Moskhia Dağları, Skydises/İskit Dağı ve Samsun bölgesine kadar uzanan Paryados Dağları’ndan bahseder.2 Burada adı geçen Skydises/İskit Dağı bugün Maçka’nın güneydoğusunda yükselen Kolat Dağları’dır. Bölgede Heredot’un Karadeniz’in kuzeyindeki İskitler olarak tanımladığı3 Skolat/Kolatların ismine Kolat/Kolatoğulları aile adının yanısıra Kolat Dağları ve Artvin Yusufeli Barhal Köyünde bir Kolatet (Kolatyurdu anlamında) Mahallesi (şimdi Altıparmak Köyü Uzun Çalı Mahallesi) olarak rastlamamız oldukça ilginçtir.

 Strabon’un, Trabzon’un güneyindeki işaret ettiği Skydises/İskit/Sko-lat/Kolat Dağları isminden hareketle İskitlerin Gümüşhane’nin kuzeyine düşen Kostan Dağı, Yağmurdere Bölgesi, Çakırgöl Dağları ve Kolat Dağları bölgesine de yayılmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu yayılma bölgesini tanımlarken sadece Strabon’un Skydises/Kolat Dağı adlandırması değil Ksenophon’un denizi gördükleri Thekes (Madur) Dağı’na (Resim : 1) ulaştıktan sonra ertesi gün İskitlerin memleketini Makronların memleketinden ayıran ırmağa (Karadere) ulaştıklarını belirten ifadesi de bize yardımcı olmuştur.

 Ksenophon, Gymnias’ın büyük, zengin ve kalabalık bir şehir olduğunu kaydederken anlattıklarından bu şehrin yöneticisinin de çok usta bir idareci olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu yönetici, zengin şehrini, geç-tikleri her yeri yağmalayan Helen paralı askerlerinin yağmasından kurtardığı gibi, beş günde denizi görebilecekleri bir yere götüreceğini söyleyerek onların kısa sürede kendi topraklarından ayrılmalarını da temin etmişti. Ayrıca görevlendirdiği kılavuzla yolu uzatarak Onbinler’i düşmanlarının yaşadığı bölgeden geçirmiş ve köylerini yağmalatmıştır.

 Bölgenin coğrafî yapısını çok iyi bilmenin verdiği bir cesaretle kılavuzun onları Aydıntepe’den kuzey doğuya doğru yöneltip, Çençül Deresi vadisinden Soğanlı Dağlarına çıkardığını, Soğanlı Dağlarının tepelerinde ve Kuzey yamaçlarında yaşayan fakat Gymnias ve çevresinde yaşayan Scyten / İskitlere düşman olan halkın memleketinden geçirdiğini ve bugün Haldizen (şimdi Demirkapı), Haros (şimdi Yaylaönü), Kavlatan ve Henege (şimdi Dumlu) köylerinin çevrelediği bölgedeki köyleri yağmalattığını söyleyebiliriz. Daha sonra kuzey batıya yönelen Onbinler, Kemer Dağı’nın kuzey eteklerinden geçerek, bir kısmı bugün hâlâ kullanılan yoldan kuzeye doğru ilerlemiş ve Aşot Yaylası’ndan geçip Madur Dağı’na ulaşmışlardı (Bkz. Harita 1). Ksenophon bu konuda şunları yazıyor:

 

“Kılavuz gelince Helenlere, kendilerini beş gün içinde denizi görebilecekleri bir yere götüreceğini, eğer bunu yapmazsa ölüme razı olduğunu söyledi. Yola çıktılar. Düşmanlarının memleketine gelince kılavuz, Helenlere burasını ateş ve kılıçla harap etmelerini söyledi. Böylece onun Helenlere iyilik olsun diye değil sadece bu maksatla yola çıkmış olduğu anlaşıldı.” 1

 Bu satırlar aynı zamanda bize kılavuzun Onbinler’i yaya olarak Aydıntepe’ye en fazla bir günlük mesafedeki Madur Dağı’na götürürken neden daha kısa olan Kemer Dağı - Karasu Geçidi - Lemonsuyu - Aşot Yaylası yolunu izlemediğini de açıklamaktadır. Nitekim kılavuz geniş bir kavis çizerek beşinci gün Madur Dağı’na ulaşınca, Helenlere denizi ve Makronların memleketinde izleyecekleri yolu gösterdi. Askerden yüklü hediyeler topladıktan sonra geri dönmek için akşam olmasını bekledi. Çünkü tahrip edilen köylerin savaşçıları Onbinleri izlemekteydiler. Havanın kararmasını beklemesinin nedeni hiç şüphesiz arkalarından takip eden bu savaşçılardan kurtulmak ve daha kısa olan yolu kullanarak gün ağarmadan kendi topraklarına ulaşmaktı.

 Ksenophon’un Thekesh Dağı olarak bahsettiği Madur Dağı’ndan deniz ve Araklı Koyu çok güzel bir panorama arz eder. Onların denizi gör-dükleri yer, Madur Dağı’nın kayalık olan zirvesi değil, zirveyi oluşturan sivri kayalıktan yaklaşık 200 m. daha alçakta olan Madur Dağı ile batısındaki Polut Dağı arasındaki boyundur. Çok eskiye ait bir yol izi de dağı buradan aşmaktadır ve boyunun sırt kısmında denizin görüldüğü büyük bir düz alan vardır. (Resim : 2)

 

Nitekim denizi görmek için önden dağa tırmanıp Madur Dağı ile Polut Dağı arasındaki sırta ulaşanlar arasında büyük bir bağrışma kopmuştu. Çıkan gürültünün büyüklüğü nedeniyle arkalarda bulunan Ksenophon önden gidenlerin baskına uğradığını zannederek yanındaki süvarileri alarak yardıma koştu. Dağın tepesine yaklaşınca askerlerin “Deniz! Deniz!” diye bağırdıklarını anlayınca onların sevincini paylaştı. Herkes, hatta artçılar bile koşmaya, yük hayvanları ve atları da olanca hızıyla sürmeye başlamış ve herkes dağın tepesine vardığında sevinç gösterileri iyice artmıştı. Kimin emir verdiği belli değildi ama askerler hemen taş toplayıp bir tepe halinde yığarak bir anıt oluşturdular. (Resim : 3)

 

Ksenophon ve arkadaşlarının izledikleri yol ve denizi gördükleri Thekkes Dağı’nın neresi olduğu konusu bölgenin tarihi ile ilgilenen birçok batılı araştırmacının da ilgisini çekmiş ve Zigana, Hamsiköy, Ayeser, Kolot Dağı, Yoros Burnu, Karabakan Dağı değişik araştırmacılar tarafın-dan Thekhes Dağı olarak açıklanmıştır. Madur Dağı da adaylar arasında adı geçen bir yerdir.1 Fakat araştırmacıların bir kısmı bu yolu son asırlarda yoğun olarak kullanılan yolları izleyerek tanımlamaya çalışmış, bir kısmı ise sadece Doğu Karadeniz Dağları üzerinde denizin görülebile-ceğini tahmin ettikleri bazı yükseltilerin Thekhes Dağı olabileceğini ileri sürmüştür.

 

Ksenophon ve arkadaşlarının izlediği yol üzerinde olması gereken Thekhes Dağı’nın (ki oradan deniz görünüyordu) tarifine uyan bir yüksel-tinin son dönemlerde yaygın olarak kullanılmış yol güzergâhları üzerinde olmaması, ya da Thekhes Dağı olabileceği ileri sürülen yerin Trabzon’a olan uzaklığı konusunda gerçeğe uyan bir açıklama yapılamamış olması bu konuda fikir yürütenleri çıkmaz bir sokağa sokmuştur. En ihtiyatlı olanları ise denizin görülebileceği yükseltilerden hangisinin üzerinde taş yığını bulunursa Thekhes Dağı’nın orası olabileceğini yazmıştır.2

 

Konuya 1989 yılından bu yana ilgi duymuştum. İlk dikkatimi çeken nokta, tüm araştırmacıların Bayburt ile Trabzon arasında Zigara Dağlarından aşan yollardan başka yol düşünmediklerinden tüm tahminlerini bu yollardan birisinin üzerinde yapmaya çalışmaları olmuştu. Oysa bu güzergâh son asırlarda daha çok kullanıldığı için diğer alternatiflerin arasından öne çıkmıştır.

 

Trabzon Rum Krallığı, Trabzon’un etrafındaki topraklarda kontrolünü kaybetmesinden sonra tek can damarı durumuna gelen Değirmendere vadisi ve kollarını, bu vadiden geçen yol ve bağlantılarının güvenliği için birçok dinî ve askerî bina ile donatmıştı. Buna paralel olarak da vadi halkının kutsal Hıristiyan inancı etrafında sıkı bir şekilde toplanmasını temin eden dinî yerler oluşturulmuş ve daha önce mevcut yerler canlandırılmıştı.

 

Bundan önceki dönemlerde ise durum daha değişikti. Trabzon’un doğusundaki Araklı limanı bugünkü gibi Karadere’nin taşıdığı alüvyonlarla dolmamıştı. Karadeniz’in tüm rüzgârlarına karşı tam bir koruma sağlayabiliyordu. Ayrıca Karadere vadisi, Bayburt bölgesi ile Trabzon arasında Zigana’dan geçen yollardan 80 - 100 km. daha kısa olan yolları bu bölgede denize ulaştırıyordu. Bu nedenle ilk çağlarda ve erken Roma döneminde bu yollar Zigana’dan aşan yollardan daha çok kullanılıyordu. Bryer de o dönemde bu yolun öneminin farkındadır ve Roma’nın doğu sınırını bekleyen Legion’un karargâhının bulunduğu Satala kalesi ve şehrinin (bugün Gümüşhane’ye bağlı Kelkit’in Sadak Köyü) erken Roma döneminde doğrudan Trabzon ile irtibatının olmadığını belirterek Satala’nın ikmal yolu olarak Karadere vadisinden geçen yolu tarif etmiştir.1

 

19. yüzyılda Trabzon -Tebriz ticaretinin canlandığı dönemde Değirmendere vadisindeki yolların önem kazanması doğrudan doğruya güvenlik sorunu ile ilgilidir. Bu yolun canlanmaya başladığı yıllarda Araklı - Sürmene ve Of vadisinden mal taşıyan kervanların soyulması üzerine başta Trabzon’da bulunan İngiliz elçisi ve tüm batılı diplomatlar özellikle vadinin iç kesimlerinde Rum nüfusunun fazla olması nedeni ile Değirmendere vadisinden geçen yolların güvenliğini sağlamanın daha kolay olduğunu düşünmüş ve bunun için geçmiş dönemlerdekine benzer organizasyonlar yapmışlardır.

 

Yukarıda özetlemeye çalıştığım süreç içinde Trabzon’un doğusundaki yollar canlılığını giderek yitirmiş ve sadece o bölgede ya-şayanların kullandığı önemsiz yollar durumuna düşmüştür. Bu nedenle Ksenophon ve arkadaşlarının izledikleri yolu kaynakların da belirttiği şekilde Trabzon’un doğusunda, ama daha önce konuyla ilgilenenlerin işaret ettikleri yolların biraz daha doğusunda araştırdık.

 

Onbinler’in izlediği yolu ayrıntılı olarak çizmek için önce harita üzerinde çalıştık ve anlatılanlara en uygun olan yolu tespit etmeye uğraştık. Zigana, Kolat ve Karabakan Dağlarında önerilen yerlerden deniz görünmüyordu. Bunların daha kuzeyindeki denizin göründüğü sahile yakın tepeler ise Ksenophon’un Makronlar ve Kolkhların memleketlerine dair anlattıkları ile uyum göstermiyordu.1

 

1996 Ağustosunda Aydıntepe’deki yeraltı şehrini ziyaret ettikten sonra yukarıda tarif ettiğim yolu izledik. Madur’un zirvesini oluşturan kayalığın batı yanındaki boyuna ulaştığım zaman Ksenophon ve arkadaşlarının denizi görebildiği sırtın üstündeki düzlükten muhteşem manzarası seyretmekle kalmayıp, düz alanın orta yerinde çevreden toplanan taşların yığıl-ması ile oluşturulan anıta ait kalıntılara da ulaştık. Sırttaki düzlüğün orta yerine, uzak çevreden toplanarak yığılan taşlar artık bir tepe oluşturmuyordu. Ancak yığını oluşturan taşların bir kısmı etrafa yayılmış, ortası açılarak belki de hazine bulmak amacıyla kazılmıştı. (Bkz. Resim 4 ve 5)

 

Ksenophon’un izlediği yolu ve Thekhes Dağı’nın neresi olduğunu ortaya çıkarmak için bu konudaki tüm iddiaları da değerlendirerek yapılan bu çalışmadan amacımız Ksenophon’un bölgede yaşamış olduğunu kaydettiği halkların bulundukları bölgeleri daha belirgin olarak tanımlayabilmek ve coğrafyanın verdiği imkânlarla sınırlar belirlemek olduğunu az yukarıda belirtmiştik. Şimdi onun anlattıklarından hareketle Makronların yaşadığı bölgeyi tanımlamaya çalışalım.

 

b) MAKRONLAR

 

Bu halkın adı gerçekte Makron değildir. Makron, Helen dilinde uzun başlı anlamındadır ve bu adı onlara Helenler vermiştir. Makronlardan sadece Ksenophon değil Skylax, Heredot ve Strabon da bahseder. Heredot bu halkın sünnet olma âdetinden bahisle, Moskhiler, Tibarenler, Mossyo-noikler ve Marlarla birlikte Pers İmparatorluğu’nun 19. Şatraplık Bölgesi’nde yaşadıklarını ve üç yüz talant altın vergi ödediklerini kaydeder.1

 

Heredot, ayrıca M.Ö. 480 - 197’de Pers Kralı Kserkses komutasında Yunanistan seferine çıkan İran ordusunda bulunan birlikler arasında Makron askerlerini de sayar.2 Bu olaydan 80 yıl sonra Onbinler’in arasın-da Makronların dilini bilen, Makron asıllı bir savaşçının bulunması Makron - Helen ilişkilerinin bundan ibaret olmadığını da göstermektedir.

 

Onbinler’i denizi gördükleri Madur Dağı’na ulaştıran kılavuz, denizi seyrettikleri yerden onlara konaklamaları için bir köy ve Makronların memleketine gidecek olan yolu da göstermişti. Makronların memleketini üç günde on parasang (yaklaşık 52 km.) yol yürüyerek geçen Ksenophon ve arkadaşları ilk gün Polut Dağı’nın kuzey eteklerinden batıya doğru ilerleyerek Makronlarla Skytenlerin memleketini ayıran ırmağa (bugünkü Karadere’nin kaynak kolu) varırlar. Bu bilgi bize Skythenlerin memleketinin Hart Ovası’nın Doğu Karadeniz Dağlarına giren kıvrımındaki Tanzut, Erginis, Toronsos köyleri ile, Salmankas, Bahçecik ve Yağmur-dere bölgesine (Kolat Dağı bu bölgenin batısındadır) kadar uzandığını göstermektedir.

 

Ksenophon’un yazdığına göre sağ taraf yukarıya doğru sarp bir arazi (Polut Dağı’nın batı yanını oluşturan dik yamaçlar ve uçurumlar) idi. Soldan da aşılması gereken sınır ırmağın bir kolu (bu kol Karadere suyu diğer kol da Yağmurdere suyudur) akıyordu. Irmağın kıyıları, ince ama pek sık yetişmiş ağaçlarla kaplıydı. Makronlar ırmağın karşı kıyısında ve tam geçit yerinde onları bekliyor, birbirlerine seslenerek cesaret veriyor ve taş atıyorlardı. Bu sırada Onbinler’in arasında bulunan ve Atina’da esir olarak hizmet etmiş bir asker Makronların dilinden anladığını söyleyerek “Zannedersem burası benim memleketim olacak, eğer bir engel yoksa onlarla konuşayım.” der. Onbinlerle Makronlar arasında anlaşma sağlanır ve karşılıklı dostluk yemini ederler. Makronlar Helenler’e bir mızrak ve-rir ve onlardan da bir mızrak alırlar.1 Bu onlar için bir sadakat rehini imiş. Bu hareket Karadeniz insanında silahı namus sayan anlayışın ne kadar eskilere gittiğini göstermesi bakımından oldukça ilginçtir.

 

Anlaşmaya vardıktan sonra Helenlerin arasına karışan Makronlar onlarla birlikte ağaçları kesip yol açar, ırmağı geçmelerine yardım eder, ellerinden geldiği kadar pazar kurarak yiyecek işinde kolaylık gösterir ve Kolkhların sınırına kadar götürürler.

 

Onbinler 2. ve 3. gün Karadere’nin batı yamaçlarındaki Toroslu-Kola-şa’dan batıya, Yanbolu Deresi vadisine dönerek Santa’nın kuzeyindeki İftelon Deresi’ni takip etmiş ve Seslikaya Tepesi’ne ulaşmışlardı. (Onbinlerin Makronların memleketinde izledikleri yol için bkz. Harita 2). Burası Kolkhların memleketinin sınırıydı.

 

Strabon, Trabzon Dağlarında yaşayan Sanni/Tzan/Canların eski çağlarda Makronlar diye anılan halk olduğu kaydeder.2 Yine Romalı idareci Arrianus’un3 bölge hakkındaki raporunda bilgileri, Ksenophon’un verdiği bilgiler ve Ksenophon’un izlediği yol konusundaki tespitlerimizle birlikte değerlendirdiğimiz zaman, Makronların Of/Solaklı, Sürme-ne/Manahos, Araklı/Karadere, Yanbolu Deresi, Yomra/ Kalafka vadile-rinde ve daha yoğun olarak da bu vadilerin orta ve yüksek kesimlerinde kurmuş oldukları köylerde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Arrianus’un çizdiği sınırı ve doğuya doğru bölgede yaşayan halklarla ilgili verdiği bilgileri bölgenin coğrafi yapısına göre değerlendirdiğimiz zaman Makronların Of - Yomra arasında sahil şeridine kadar indiklerini de söylemek mümkündür.

 

Hayvancılık ve tarımla uğraşan, yün ya da kıldan yapılma elbiseler giyen, örme kalkanlar ve mızraklarla silahlanmış, silahı namus sayan bir anlayışa sahip olan Makronları, Ksenophon ve arkadaşlarına yiyecek temin etmek için pazar kurduklarına göre ticaret bilen, aralarından birinin esir olarak Atina’da bulunduğunu dikkate alırsak sadece komşu halklarla değil Karadeniz üzerinden deniz ötesi halklarla da ilişkileri olan, topraklarına düşmanca niyetle gelenlere karşı savaşçı ama dostça gelenlere karşı misafirperver ve yardımcı bir halk olarak tanımlayabiliriz.

 

c) KOLKHLAR

 

Kolkhis, Doğu Karadeniz ile Kafkas Dağları arasında kalan bölgeye Yunan kaynaklarında verilen addır. Kolkhlar ürettikleri kendir bitki-sinden elde ettikleri keten kumaş ve bezler ile ilk çağın önemli tekstilcilerindendir. Heredot, Yunan efsanelerinde de geçen Kolkhislilerin, Mısırlılar ve Ethiopialılar gibi sünnet olduklarını belirterek, yaşayışları ve dillerindeki benzerliklerden dolayı Mısır kökenli olduklarını söyler.1 Heredot’a göre 19. Şatraplık Bölgesi halkları ile birlikte Pers İmparatorluğu’na vergi ödeyen Kolkhisliler ağaçtan yapılmış başlıklar, tabaklanmamış deriden yapılmış kalkanlar, kısa mızraklar, eğri kılıçlar ile donanmış olarak Kserkses’in Yunanistan seferine katılmışlardı.

 

Trabzon civarında yaşayan bu halkın kendilerini ne adla andığını bilemiyoruz. Helen kaynakları Karadeniz’in güneydoğu kıyılarını Kolkhis diye adlandırdığı için Ksenophon da Trabzon civarında yaşayan halkı Kolkhlar olarak adlandırmış olsa gerekir. Arrianus, Of nehrinin Kolkhların memleketi ile Tzanlar/Sanniler/Canların memleketi arasında sınır teşkil ettiğini yazar.2 Arrianus Driller ile Sannilerin aynı halk olabileceği kanaatinde olduğunu belirtirken herhalde Sannilerin Trabzon’un güneyinde yükselen dağlarda yaşadığını biliyordu. Diğer kaynaklarda ise Kolkhis olarak Batum bölgesi belirtilmektedir.

 

Bu bilgiler konuyla ilgilenen bazı araştırmacılar tarafından Kolkhların daha yakın tarihlerde doğuya doğru çekildiği şeklinde yorumlanmaktadır. Ama o dönemin kaynaklarından aktarılan bilgiler bir eleştiri süzgecinden geçirildiğinde görülecektir ki, Laz adlandırmasında olduğu gibi bir dönem öne çıkmış etnik bir grubun ismi sadece o etnik grup için değil aynı zamanda diğer gruplarla birlikte o etnik grubun da içinde yaşadığı bir coğrafi bölge için de kullanılmaktadır. Bu gerçeği dikkate alarak bir değerlendirme yaptığımız zaman Ksenophon’un Kolkh olarak adlandırdığı halkın Trabzon şehrinin etrafında yaşadığını söyleyebiliriz.

 

Ksenophon Makronların ülkesinden geçerken üçüncü gün ulaştıkları Makronlarla Kolkhların sınırını şöyle tanımlar :

 

“Burada yüksek bir dağ vardı. Kolhklar bunun üzerinde mevzi almışlardı.” 1

 

Bu dağ gönümüzde diğer yamacında Kuştul Manastırı bulunan ve Gümüşki Tepesi’nin kuzeyine düşen Seslikaya Tepesi’dir. Kolkhlar, ülkelerine girmek isteyen Helenlere karşı burada mevzi almışlardı. Helenler bunlara karşı önce sıkışık bir kütle halinde savaş düzeni aldılar ve dağa doğru böyle ilerlemek istediler. Fakat daha sonra bir araya toplanmış olan komutanlar en uygun hücumun nasıl olacağına, müzakere ederek karar verdiler. Ksenophon, “Dağın bir tarafı daha sarp, öbür tarafı daha kolay çıkılabilir durumda olabileceğine göre, phalanks çarçabuk bozulabilir, eğer toplu halde ilerleyen birlikler bu şekilde dağılmak zorunda kalırlarsa, askerler cesaretini kaybedebilir” diyerek bu sıkışık şeklin bırakılıp, bölüklerden dağınık kollar teşkil edilmesini önerdi.2

 

Bu fikir kabul edilerek hemen kollar teşkil edildi. Sağ kanattan sol kanada kadar bütün askerleri teftiş eden Ksenophon askerlere, “Arkadaşlar, karşınızda gördüğünüz adamlar, çoktan beri varmak istediğiniz hedefle aranızdaki son engeldir. Bunları diri diri yemeliyiz.” 3 diye hitap ederek onları Kolkhların üzerine hücuma teşvik eder.

 

Savaşın sonunda Onbinler tepeyi ele geçirmeye muvaffak olur ve çevrede bol yiyecek bulunan köyleri yağmalarlar. Galyan, Kuştul, Ciganoy ve Uz Dereleri’nin oluşturduğu vadilerin yukarı kesimlerinden geçen Onbinler, bölgede bugün bile üretilen “Deli Bal” ya da “Tutan Bal”dan yemişlerdi. Ksenophon, “Kusma ve sürgüne uğradılar. İçlerinden hiçbirinin ayakta duracak hali kalmadı. Bu baldan az yiyenler sarhoşa benziyorlar, fakat çok yiyenler deli gibi oluyorlardı” diye anlattığı durumu bölge halkı günümüzde “Bal tutması” diye tanımlar.

 

Kolkhların ülkesinde iki günde yedi parasang (yaklaşık 36,4 km.) yol giderek Trabzon dolayında denize vardılar. Ksenophon’un verdiği bilgiye göre Trabzon Sinop’un kolonisi olan bir Helen şehriydi. Surların içinde oturan Helenler onlara yiyecek sattılar. Onları şehre alarak, sığır, un, şarap gibi hediyeler verdiler. Komşuları, özellikle ovada oturan Kolkhlarla da dostluk kurmaları için aracı oldular.

 

Trabzon yakınlarında 30 gün konaklayan Onbinler buradan 30 gün boyunca Kolkhların memleketini yağmaladılar. Bu yağmalarda Onbinlerin eline tüm tanrılarına kurban kesecek kadar çok boğa geçtiği için adamış oldukları kurbanları kestiler. Ordugâh kurdukları dağda spor yarış-maları şenliği yaptılar. At yarışlarında süvariler bayır aşağı denize kadar gitti ve oradan dönerek yokuş yukarı ta sunağa kadar at sürdüler. Dik bayırdan inen atların çoğu yuvarlanırken, yukarı çıkışta tepe çok dik olduğu için, âdi yürüyüşle bile gidemiyorlardı.

 

Onbinler’in komutanları bir araya gelerek vatanlarına deniz yolu ile dönebilmek için gemi tedarik etmek üzere bir heyeti memleketlerine göndermeye karar verdiler ve Trabzon’un çevresindeki köylerden yapılacak yağmaları düzene bağladılar. Böylece düzensiz yağmaya girişen adamlarının çevre halkı tarafından tuzağa düşürülerek öldürülmelerinin önüne geçmek istiyorlardı. Köylerinden kaçıp çevre tepelere sığınan Trabzon’un çevresindeki köylerde yaşayan Kolkhların karargâhlarına yapabileceği baskın tehlikesine karşı ise bir nöbet düzeni kurdular.

 

Gemi temin için giden arkadaşlarının yeteri kadar gemi getiremeyeceği ihtimaline karşı da Trabzon’da oturan Helenlerden ödünç savaş gemisi alıp Trabzon önlerinden geçen ve bölgede yaşayan halklara ait olan ticaret gemilerine de el koymayı kararlaştırdılar. Yeterli gemi ele geçirilememesi durumunda ise sahili takiben batıya doğru gitmeyi ve bu durumda sahildeki şehirlere yolları tamir için haber göndermeyi kararlaştırdılar. Şehirler yağma korkusundan ve Onbinler’in bir an önce bölgelerinden uzaklaşmasını isteyeceklerinden bunu hemen yapmaya razı olacaklardı.

 

Trabzon’daki Helenlerden elli kürekli bir gemi alan Onbinler bununla korsanlık yapmaya ve rastladıkları ticarî gemilere malları ile birlikte el koymaya başladılar. Korsanlık yaparak ele geçirdikleri gemileri deniz yolu ile daha uzak mesafelere gidip yağma yapmak için kullanan Onbinler, her zaman muvaffak olamıyor bazen de bölge halkı tarafından pusuya düşürülerek tamamen imha ediliyorlardı. Kleanitos adlı birisi kendi bölüğü ile bir başka bölüğü de tehlikeli bir bölgeye yağma için götürmüş fakat yağmalanacak olan bölgenin halkı Kleanitos’u birçok adamıyla birlikte öldürmüştü. Onbinler Trabzon’da kaldıkları 30 gün boyunca yakın çevrede yağmalanmadık yer kalmayınca Torul bölgesine kadar uzanıp yağmalarına devam ederler.

 

Artık yağmalanacak yer kalmayınca, kendilerini vatanlarına götürecek gemilerden bir haber gelmemesine rağmen bölgeden uzaklaşmak zorunda kaldılar. Yaşlıları, çocukları ve kadınları daha önce el koydukları gemilerle denizden, kalanları da karadan yola koydu ve üç gün sonra Kerasus/Giresun’a ulaşırlar. Giresun Kolkhların memleketinde ve Sinopluların kolonisi olan bir şehirdir.

 

 

 

III. BÖLÜM

 KUZEY İMPARATORLUĞU

 “Asya’nın içlerinde başlayan dalgalanmaların yarattığı kavimler göçünde Hunlar, Sabirler, Avarlar, Onogurlar, Hazarlar, Peçenekler,Uzlar ve Kumanlar birbiri ardı sıra Kafkasların ve Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde boy göstermiş ve bugünkü Orta ve Doğu Avrupa haritasını oluşturan milletler bu göçlerle şekillenmiştir.”

 Kafkasya’nın güneyinde olaylar bu şekilde gelişirken Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyinde ise 4. yüzyılda Hunlar hakim unsurdur.1 M.S. 375 yılında Azak Denizi’nin batısında görülmeye başlayan Hunlar, 378 yılında Karadeniz’in kuzeyinden batıya doğru ilerleyip, Tuna’yı geçtiler ve 404 yılında Trakya’daki Roma topraklarını istila ettiler.2 Doğuda kalanlar ise 395 - 398 yıllarında Kafkas geçitlerini aşarak Anadolu’ya girip, Bizans eyaletlerine saldırdılar. Erzurum - Karasu bölgesinden Fırat’ı geçerek Malatya üzerinden Antakya’ya ulaşan ve Antakya’yı alan Hun akıncılarının başında Basik ve Kursik adlı iki kumandan vardı.3 Bir kısmı Suriye’yi geçip Filistin’e kadar inen ve Ankara’ya yönelip tekrar Kafkasya’ya yönelen Hunların bu seferi4 bazı tarihçiler tarafından Türklerin Anadolu’ya ilk girişi olarak açıklanır.5 M.S. 5. yüzyılda başlarında Kartli/Gürcüler Bizans’a karşı 370 - 470 arasında Kafkasya’nın ve Karadeniz’in kuzeyine hakim olan Hunlardan yardım almış ve Hun askerlerinden oluşan orduları ile Romalıları ülkelerinden çıkartmak için karşı taarruza geçmişlerdi.6

 

Batıda ise Bizans, 395 yılından itibaren Tuna civarındaki Hunları Hıristiyan yapmak için rahipler göndermeye başlamıştı.7 523 yılında bu çabaların sonuca ulaştığını, İncil’in Hun diline çevrildiğini, bazı Hun gruplarının Hıristiyan olmaya ve Bizans ordusunda görev almaya başladığını görüyoruz.

 

400 yılları civarında Balkas ve Aras gölleri yöresindeki steplerde egemenlik kuran Juanjuan/Uar-Hun/Avarlar tarafından bulundukları Turfan vahasından 450’de batıya sürülen Sabir Türkleri de Altay-Ural Dağları arasındaki düzlükte yaşayan Hunların arkasından bu bölgeye gelmiş olan Ogur Türklerini orta Volga bölgesine kadar batıya doğru atmıştı.8 Teşkilatlı ve yüksek bir savaş tekniğine sahip olan Sabirlerin karşısında tutunamayan ve 463’ten sonra Karadeniz’in kuzeyinde görünen Ogurlar, Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan tüm halkları egemenlikleri altına almıştı. 466’da Kafkasya üzerinden İran’a sefere çıkan ve Kuzeydoğu Anadolu’ya giren Ogur gruplarının yönetici boyu Saragurlardı.1

 

465 - 466 senesinde Bizans’a elçi gönderen Onogurlar Bizansla ittifak sağlamış ve 482’de Bizans İmparatoru Zenon (474 - 475 - II. defa 476 - 491) Ogurlardan Doğu Gotlarına karşı yardım istemişti.2 Bir kısmı göç ederek Karadeniz’in kuzeyi ile Doğu Avrupa’nın birçok bölgesine yerleşmeye başlayan Ogurların daha sonra Bizans’la arası açılmış ve 499’da Ogurlar Trakya’ya sefer düzenlemişlerdi.

 

Bu dönemde Onogur3, Saragur/Sarıogur, Uturgur/30 Ogur, Kuturgur/9 Ogur kavimleri Kafkasların kuzeyindeki Hun bakiyeleri ile karışmışlar, bu karışmadan 482 yılında Bulgar (Bulgamak fiilinden karma, karışık, melez anlamında) adı meydana çıkmıştı.4 Aralarında Bulgarların da bulunduğu bir kısım Onogur boyu ise çok daha sonraları M.S. 680’lerde bugünkü Bulgaristan bölgesine yerleşmişti.5

 

Hunlar, Uygurlar ve Avrupa Avarları, Türkiye Türklerinin konuştuğu Türk dilini konuşurken Bulgarlar, bugün Türkçe’nin Çuvaş koluna ait Türki dilini konuşuyordu. Aralarındaki fark birinci kolun “z” sesi çıkardıkları yerde ikinci kolun “r” sesi kullanmasıdır.6

 

Onogurların terk ettiği bölgeye gelen ve bölgeye yarım yüzyıl kadar hakim olan Sabirler/Savir/Zavir/Subar/Suvar/Sabarlar7 daha sonra Kafkasya - Don - Volga üçgeninde görünmüş ve 515 / 516 yıllarında Kafkas-ları geçerek Anadolu içlerine Kayseri, Konya ve Ankara bölgelerine kadar uzanan akınlarda bulunmuştu. Bu olay da bazı tarihçilerimiz tarafından Türklerin Anadolu’ya ikinci girişi olarak tanımlanır ve Ağaçeriler8 gibi bazı Türk unsurlarının bu akınlarda Anadolu’ya yerleştiği belirtilir. Bu sefer esnasında Bizans’la temasa geçen ve 527’de Perslere karşı Bizansla ittifak kuran Sabirler daha sonraki yıllarda kâh Bizans’ın kâh Perslerin tarafında yer alır.9 Bu durum 558’de Avarların karşısında kesin bir mağlubiyete uğramalarına kadar böyle devam etmişti.

 

Lazika ya da Egrisi denilen krallığın Bizans ile İran arasında çekişme alanı olmuş 6. yüzyılda1 Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyindeki Türk kavimlerinden derlenen askerler de önemli rol oynamıştı. 555 yılında 60 bin kişilik bir ordu ile Lazika/Egrisiye yürüyen Sasanileri orada Bizans, Megrel, Abhazların yanı sıra Hun ve Sabirlerden oluşan birleşik bir ordu beklemekteydi.2 Ayrıca Megrelistan ile Leçkhumi sınırında Onoguris3 adlı bir kale bulunması da daha önce Onogurların bu sahada etkinlikler gösterdiğine işaret etmektedir.

 

Orta Asya’da eski tebaaları olan Göktürklerin M.S. 552’de isyan ederek üç yıl içinde tüm ordularını yok edip batıya sürdüğü Avar/Uar - Hun/Juanjuanların4 başlattığı üçüncü göç dalgası Sabirlerin bulundukları bölgedeki hakimiyetlerine son vermişti. Sabirlerin bir kısmı Macarların bir kısmı da Hazarların arasına karışırken Göktürklerin baskısı ile sıkışık bir durumda kalan Avarlar da göç yollarında karşılaştıkları pek çok kavimleri birlikte sürüklediler. Avarların gerçek kimliğini bilmeyen Bizans tarihçileri, Avarların önünde giden kavimlere Sahte Avar adını vermişti.5 Göktürklerin sıkıştırması ile harekete geçen diğer Türk kavimleri ile birlikte kendi boy birliklerini kuran Avarlar, Karadeniz’in kuzeyinde Volga Nehri’nin doğusuna gelmiş ve Bizansla temasa geçmişlerdi.6 Bu sırada Bizans İmparatoru I. Justinianos (527 - 565), Kutigurlara karşı Utigurları kazanmak için çaba gösteriyordu.

 

558 yılında Kandiş adlı bir Avar soylusunun başkanlığındaki Avar heyeti, Alanlar ve Lazika yöneticilerden izin alarak Kafkasya’dan geçti ve Karadeniz üzerinden Bizans’a geldi.7 (Avar heyetine başkanlık eden Kandiş, ismini ya bir Avar boyu olan Kandiş’ten8 almış ya da Bizans kaynakları onu kendi adı ile değil mensup olduğu boyun adı ile kaydetmişti).

 

Örgüler halinde omuzlarına sarkan saçları Hunlara benzeyen giysileri ile Bizans halkı tarafından ilgi ve merakla seyredilen Avar Heyeti Justinianos’un huzuruna çıkarak hediyeler sundu ve işbirliği önerdi. Justinianos’la Bizans’ı kuzeyde barbarların akınlarından korumak üzere anlaşan Avar elçileri ayrıca bu iş için Bizans’tan yıllık vergi de alacaklardı. İstanbul’dan ayrılırken imparatorun muhafızlarından Valentinus da onlarla birlikte Avar ordugâhının bulunduğu Kafkas Dağlarının eteklerindeki yere gitmiş1, Bizans’ın düşmanı olan ülkelere saldırmaları konusunda anlaşma şartlarını Avar Kağanı’na onaylatmıştı.

 

Bizansla işbirliği içine giren Avarlar, Bizans Kralı’nın teşviki ile Utigurları, Zalları, Sabirleri mağlup etmiş, Antların ülkesini yağmalamışlardı. Bir kısmı arkalarından gelen Göktürklerin baskısından kurtulmak için Karadeniz’in kuzeyinden batıya sarkarak Polonya ve Almanya’nın ortalarına kadar ilerlemiş, 562 yılında aşağı Tuna havzasına yerleşerek Bizansla komşu olmuş ve elçi göndermişlerdi.2 Bizans İmparatoru II Justinianos (565 - 578) Avarlara ödemesi gereken vergiyi ödemeyi reddedince Bizans’a saldıran Avarlar, Trakya’ya kadar gelmişler3, geçtikleri bölgedeki Slav ve Bulgar Türklerine bağlı oymaklarla da savaşmış, onları yenerek buyrukları altına almışlardı.

 

Bizansla yüzyıllar süren bir savaşa başlayan Avarların bir kısmı da Kafkasya’nın kuzey bölgesinde kalmıştı. Avarlar üzerinde çalışmış âlimler Kafkaslardaki Avarlardan4 günümüze Dağıstan Avarlarının kalabildiğini belirtirken diğerlerinin Kafkasların yerli halkları arasında çok çabuk eridiklerini kaydederler. Bizans İmparatoru II. Justin 577 yılında İranla savaşmak üzere Avarlarla anlaşmış ve doğu hududuna sevk etmişti.5 Biz bu çalışmamız çerçevesinde Doğu Karadeniz Bölgesinde Uar - Hun / Juanjuan / Avarlardan iki boyun izini tespit edebildik. Bunlardan birisi Kandiş, diğeri ise Zavul 6 boyudur.

 

Avarların Avrupa’ya geçmesinden yaklaşık on yıl sonra 567’de bölgede Batı Göktürk orduları görülmüştü. Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan kavimleri itaat altına alan Göktürkler bölgede Ogur, Sabir ve Onogur boylarından Hazar boy birliğini kurmuşlardı.7 Ogur hükümdarı artık Göktürk hakanının adına Hazarları yönetiyordu.

 

Kafkasların kuzeyinden Karadeniz’e ulaşan Göktürkler de Bizansla temasa geçmiş, 568’de Karadeniz üzerinden Bizans’a elçiler göndererek, öncelikle önlerinden kaçan Avarlarla olan ittifaktan vazgeçilmesini Bizans’tan istemişlerdi.1 Daha sonra Bizans’a ulaşan elçileri ise özellikle ipekten dokunmuş hediyeler sunduktan sonra İran’a karşı işbirliği, İran tarafından kesilen tarihî ipek yolu ticaretinin Hazar Denizi’nin kuzeyi ve Karadeniz üzerinden bir yolla yeniden canlandırılması gibi çeşitli öneriler içeren mektuplar sunmuştur. Bizans kaynakları 569 yılında değişik dönemlerden gelen ve Bizans sarayı ile anlaşmalar imzalayan elçilerden 106’sının ülkelerine dönmek için aynı günde İstanbul’dan ayrıldığını belirtir.2 Bu heyette ayrıca Türklerin ülkesine giden ve Göktürklerle birlikte iki yıl kalan Zemarchos adlı Bizans elçisi de bulunuyordu.3

 

Önce Hunların egemenliği altında yaşayan Hazarlar daha sonra Göktürklerin ve Batı Göktürk Kağanlığının egemenliği altında etkinliklerini sürdürmüş ve 7. yüzyılda müstakil bir devlet olarak ortaya çıkmışlardı. Tarihçiler Hazarların, hakim oldukları coğrafyada müttefikleri olan Bizans’ı yüzyıllar boyu kuzey steplerinden gelen barbarların, Vikinglerin ve Rusların saldırılarından koruyan bir tampon görevi gördüğü, Kafkaslara hakim olup, Bizans’ın amansız düşmanı Sasani İmparatorluğu’nun yıkılmasını temin ettiğini, Arapların ilerlemesini durdurarak Doğu Avrupa’yı, Karadeniz’in kuzeyinden gelecek olan Müslüman istilasından koruyarak tarihe yön verdikleri konusunda ittifak halindedirler.

 

Anadolu’yu ve başkentini Sasanîlerin elinden kurtarmak üzere 622 - 627 arasında İran üzerine üç sefer düzenleyen Bizans İmparatoru Heraclius (610 - 641) Hazarlarla temasa geçmiş ve 627 - 628’de Hazar Hakanı Ziebel/Zebu (ya da Çebi Han) ile görüşerek ona kızı Eudocia’yı vermeyi vaat etmiş, aldığı destekle bu savaştan galip çıkmıştır.4 Bizans’ın müttefiki olarak 40 bin kişilik bir ordu ile İran’a saldırılan düzenleyen Hazarlar, bu seferler ile Sasanîlerin yıkılmasına neden olmuştu. Bryer ve Winfield, Heraclius’un 627 - 628 kışını Karadere’nin batısında ve Araklı burnunun sırtındaki Sousormania / Sürmene (şimdi Canayer / Buzluca) kalesinde5 geçirdiğini, Lazika’dan gemilerle gelen Hazar Hakanı Ziebel/Zebu/Çebi Han’la burada görüştüğünü belirtirken, İyidere’nin denize döküldüğü yerin hemen doğusundaki Hazar yer isminin bu olayla ilgili olduğu kanaatindedirler.1 Aynı bölgede Of ilçesine bağlı Hazerkozan (şimdi İkidere) Köyü vardı. Araklı’ya bağlı Ayvadere (Aho) Köyü’nün bir mahallesinin adı da Hazer’dir. Of’daki Eşkenaz/İşkenaz/Aşkenaz (şimdi Kirazköy) köy ismi de Hazarlarla ilgilidir. Ayrıca Çamlıhemşin, Of ve Sürmene köylerinde birkaç eski köy camisinde ve konak tipi evlerde Yahudilerce kutsal kabul edilen 7 kollu şamdan ve Davud yıldızı sembolleriyle yapılan süslemeler vardır. (bkz. Resim : 6, 7, 8, 9 ve 12) Bu süslemelerin Hazar kültürünün tarihin içinden süzülüp gelerek bölgede izleri olduğu kanaatindeyiz.

 

Çağının en büyük imparatorluğundan biri olan Hazarlar, aynı şekilde Müslüman Arapları da durdurarak Bizans’ı ve Hıristiyan dünyasını kurtarmıştır.2 Bu olaylardan sonra Hazarlar Bizans sarayını etkilemiş ve Bizans İmparatoru V. Kostantinos (741 - 775) bir Hazar prensesi ile evlenmiş ve bu evlilikten doğan oğlu IV. Leon / Hazar Leon (775 - 780) daha sonra tahta çıkmıştır.3 M.S. 740’da Hazar kağanının ve komutanlarının Yahudi dinine girerek bu dini Hazarların resmi dini haline getirmesi4 bu tarihten sonradır. Döneme ait bilgi veren tarihçileri hayrete düşüren bu olayla Hazarlar, Hıristiyan ve İslâm dini temsilcilerinin asimilasyon çalışmalarına karşı kitabî dinlerin üçüncüsünü ve en eskisini benimseyerek kendi Amyrzantarios/Amirjandar/Amircandar (Candarmaların amiri anlamında olmalı) olarak kaydeder.1 Süvari kuvvetlerinin komutanı ve Trabzon’un güçlü zadegâhlarından biri ise Kamachenos / Kamacı adını taşımakta olup Kuman asıllıydı.2 Trabzon Rum kaynaklarında II. Aleksius döneminde etkili olan bir başka isim daha geçer. Bu George Torkopoulos’dur. Bu şahıs Hıristiyan olduğu için Georg (Yorgo) ismini almışsa da taşıdığı Torkopulos aile isminden anlaşılacağı gibi bir Türk idi. Bu tür örnekleri Trabzon Krallığı’ndaki Vazelon Manastırı’na ait 13. ve 14. yüzyıldan kalma belgelerden okunarak çözülebilmiş isimlerle çoğaltabiliriz. Bu belgelerde Tourkotheodoros ve Tourkotherianos gibi Türkçe menşeli olan fakat Yunanca eklerle Rumcalaştırılmış aile isimleri, Gozalp, Konuk /Kınık, Kalkan, Kubizci/Kopuzci gibi Türk; Mogultas, Zaganes, Camuka gibi Moğol orijinli şahıs isimleri karşımıza çıkar3.

 

Sadece içindeki hakimiyetlerini değil, Bizans’a karşı bağımsızlığını da daima Kuman/Kıpçaklara dayanarak ayakta tutan Trabzon Krallarından II. Aleksius (1297 - 1330), 15 yaşında Trabzon tahtına çıkmak için Bi-zans’tan Trabzon’a gönderildikten sonra, annesi Eudocia’nın Bizanslı bir prenses olmasına ve Bizanslı bir kızla nişanlandırılmış bulunmasına rağmen, Kars, Ardahan, Ardanuç, Şavşat, Oltu, Tortum ve İspir bölgelerinin beyi olan Kuman/Kıpçaklı Atabek Büyük Beka/Böke’nin kızı ile evlenmiş ve Beka’dan aldığı destekle Trabzon’u Bizans’ın etki alanı dışına çıkartmıştı. Bu evlilikle Furtuna Deresi ile Çoruh Nehri arasındaki bölgede hakimiyet sağlayan ve denize ulaşan Büyük Beka da İlhanlılara vergi öder ve asker olarak İlhanlı ordularının seferlerine katılırdı.

 

Kıpçak/Kumanlar’ın bu dönem Trabzon sarayında olan etkisi Panaretos Tarihi’nde de görülür. Panaretos, Trabzon II. Aleksius’un iki oğlu ve bir kızının Rumca ve Türkçe adlarını Kir Mihal = ho Azaqhuotlu / Acakutlu, Kir Giorgius=ho Akhpouga’s/Akbuğa ve Kira Anna Anak-houtlu/Anakutlu olarak birlikte kaydettikten sonra metnin devamında onlardan daima Türkçe adları ile bahseder.4

 

1332’de başlayan iç savaş çekişmelerinin bir uzantısı olarak 1341’de Akkoyunlu Türklerinin Trabzon’u kuşatıp ateşe verdikleri sırada bir manastırda inzivaya çekilmiş olup Prenses Anna Anakutlu’nun şehirden gizlice ayrılıp, İberya (Gürcüstan) taraflarına giderek on gün sonra temin ettiği askerlerle ülkesine döndüğünü, Basil’in (1332 - 1342) ölümünden sonra Trabzon tahtına geçen karısı ve Bizans İmparatoru Andronikos III. Palaiologos’un kızı İrene’yi tahttan indirerek yerine oturduğunu1 Trabzon Rum Krallığı’na ait kaynaklar belirtir. Akrabalarından derleyip getirdiği askerlere dayanarak Trabzon’da tekrar yerli partisinin hakimiyetini sağlayan ve tahta oturan (1341 - 1342) II. Aleksius’un kızı Prenses Anna Anakutlu, tehdit altındaki Trabzon’u on gün gibi kısa bir sürede dedesi (1308’de ölmüş olan) Beka’nın Rize’nin doğusunda denize kadar ulaşan topraklarına gitmiş ve dayılarından aldığı askeri destekle Trabzon’a dönerek hakimiyeti sağlamıştı.2

 

Trabzon Krallığı’nın kuruluşunda olduğu gibi toplumsal ve siyasî yaşantısının her yerinde etkili olmuş olan Kumanlara ait izlere bölgede yaygın şekilde yer adları olarak da rastlıyoruz. Aşağı Kumanit (şimdi Aşağı Çavuşlu/Sürmene), Yukarı Kumanit (şimdi Yukarı Çavuşlu/Sürme-ne), Kumanit (şimdi Kumludere / Of), Kumanondoz Mahallesi ve Yaylası (Tonya Kalınçam Köyü güneydoğusunda), Komana Deresi (Vakfıkebir’in doğusunda), Komandere Vamenli (şimdi Ortaköy/Vakfıkebir), Koman-dere Raşi (şimdi Rıdvanlı/Vakfıkebir), Komandere Kadahor (şimdi Akköy /Vakfıkebir), Komandere Habel (şimdi Açıkalan/Vakfıkebir), Kumonovacık Yaylası (Espiye), Kumanyurdu Yaylası (Tirebolu), Koman Deresi / Alucra, Koman Tepesi ve Koman Köyü/Alucra bunlardan bizim tespit edebildiklerimiz.

 

Bir de Kuman boylarının isimlerini taşıyan yer adları vardır. Bunlardan en belli başlı olanı Curtan/Cordan/Jortan/Yortan boyunda isim alan yerleşmelerdi. Arhavi’deki Curtan / Cordan Köyü, Cordan Yaylaları ve Cordan Deresi, Çaykara’ya bağlı Dağönü (Hanlut) Köyü’nün Cordanlı Mahallesi, Gezge Köyü’nün (bugün Gümüşhane/Yağmurdere bucağına bağlı Güngören) arazisi içinde yer alan ve şimdi mera olarak kullanılan küçük bir vadi Cordan Tarlaları adını taşır. Burada bitişik olan Boğalı Köyü ve bu köydeki Kubasar Tepesi’nden daha önce bahsetmiştik. Tapu Tahrir Defterinde Yusufeli - Demirkent (Erkinis) nahiyesinde Osmanlı fethi öncesi Cordan/Yortan Beye ait mülklerden bahsedilmekte ve bunların tımar sahiplerine gelir olarak verildiği kaydedilmektedir.

 

Kuman boy ve oymak isimlerine sadece Doğu Karadeniz Bölgesinde değil, Kumanların yayıldığı diğer coğrafyalarda da rastlanır. Bununla ilgili en ilginç örneği sanırım yine önemli Kuman oymaklarından olan Curtan/Cortan/Jortan/Yortan boyu1 ile ilgili olarak verebiliriz. Fakat diğer Kuman boyları gibi Cordanlar da yaşadıkları ülkelerde başka milletlerin arasına karışmış boy adını, aile adı olarak günümüze kadar taşırken içine karıştıkları toplumların dilini ve dinini benimseyerek aralarında eriyip gitmiştir.

 

Cordanlar bugün Gürcistan’da Gürcü olarak bilinirler. Bu aile adını taşıyan birçok kişi gerek Krallık döneminde gerekse Cumhuriyet döneminde Gürcistan yönetiminin üst sıralarında görev almıştır. Bugün de Gürcistan yönetiminde bu soyadı taşıyan bakan ya da üst seviyede yöneticiler mevcuttur. Cordanlara Acaristan’da da rastlayabiliriz ve onlar kendilerini Acara olarak bilirler ve Acara olduklarından kimsenin şüphesi yoktur. Biraz daha batıya gelirsek Arhavi bölgesinde Cordanlar karşımıza Laz olarak çıkarlar. Lazca konuşurlar ve “Lazların Tarihi” adlı kitapta adları Lazların birkaç asil ailesinden biri olarak sıralanmıştır.2 Daha batıda Of’daki ve Araklı Yıldızlı köylerindeki Cordanlar bugün Türklüklerinden hiç şüphe duymazlar. Sürmene’de Cordanoğullarının yaşadığını gösteren birkaç küçük yer ismi var, ama bu konuda en önemli bulgu Sürmene’nin Gölonsairum (şimdi Soğuksu Mahallesi) Köyü’nden 1923 muhaceretinde Yunanistan’a göçen ailelerden bazılarının Cordanoğlu adını taşımasıdır. Bu ailelerin mensupları şimdi Yunanistan’da yaşıyor ve atalarının Yunanistan’dan gelip Doğu Karadeniz Bölgesinde koloniler kuran Antik Yunan ırkından geldiklerine samimiyetle inandırılmışlar. Cordanlarla ilgili bir diğer haberi de Macar âlimi Rasony’den alıyoruz. O, Cordanların (1239 - 1241) göç ederek Macaristan’da yaşadığını3 ve kendilerini Macar saydıklarını kaybetmiş. Bu tespitler bize sadece Kumanlarla ilgili bir yayılışın değil aynı zamanda dillerini ve kimliklerini kaybedişlerinin de bir özetini vermektedir.

 

Cordanoğlu’ndan başka bizim tespit edebildiğimiz kadarı ile bölgede en yaygın ve kalabalık olarak yerleşmiş boy ve oymaklardan bazıları Konguroğlu1, Şişmanoğlu2, Uzunoğlu3, Temurci/Demircioğlu, Durut / Türütoğlu4, Saral/Saralioğlu’dur.5 Bunlardan Kuman oymağı olan Kongur ya da Konguroğulları ismini taşıyan ailelere Trabzon’un doğusunda denize dökülen Değirmendere vadisinde rastlıyoruz. Adını Türk kavimlerinde çok sevilen bir at rengi olan Doru, Kızılkahverengi’den alan Kongur adlı Kuman oymağı ve bu oymağın adını taşıyan aileler Macaristan’da da vardır. Rasony, Kumanlara ait bilgileri verirken Macaristan Kartsag’da Kongur adını taşıyan ailelerin de yaşadığını belirtir.6

 

Bölgede yaygın olarak bulunan bir başka Kuman oymağı da Sarallardır. Diğer Kuman boyları gibi Sarallar da bölgede Artvin, Rize ve Trabzon illerinde yaygın olarak yerleşmişlerdir. Bugün Of ilçe merkezi ile Solaklı Deresi vadisinde ve Sürmene’de bu adı taşıyan birçok aile yaşamaktadır. Bu ailelerden bazıları dedelerinin “Sarı Ali” adlı birisi olduğu için Saral adını aldıklarını zannederek Cumhuriyetten sonra soyadı olarak Sarıalioğlu soyadını almışlardır. Oysa kelimenin aslı Sarı+el/il’dir. Saralların genelde sarışın oldukları bir gerçek ama bu ailede birkaç kuşak öncesinde Sarı Ali lakaplı birisi yaşamış olsa da ailenin adının buradan gelmediği muhakkaktır. Tıpkı bir Akkoyunlu boyu olan Çakırlı boyunun adını taşıyanların günümüzden birkaç kuşak önce yaşamış Çakıroğlu Çakırağa ismini taşıyan kişinin oğulları olmadığı gibi Sarallar da birkaç kuçak önce yaşamış Sarı Ali’nin oğulları değil, Saral boyuna mensup kişilerdi. Aynı şeyleri bir diğer Akkoyunlu boyu olan Ustali/Ustacalular için de söyleyebiliriz. Onlar da bugün bazılarının zannettikleri gibi Usta Ali’nin soyundan gelenler değildir. Ustali (Anadolu’da Ustacalı) adlı bir boyun mensubudurlar. İran’da, Doğu Anadolu Bölgesinde ve Doğu Karadeniz’in Rize, Trabzon ve Giresun illerinde yaygın olarak yaşadıklarını bildiğimiz bu boyların mensuplarını bir kişinin torunları olarak düşünmek çok yanlıştır. Bu boyların bugün çok geniş bir coğrafyaya yayılışı, tarihî bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Bizim tespitlerimize göre Ardeşen/Işıklı Ortaalan Köyü halkının tamamı Saral’dır ve Saral olduklarını bilirler. Sarallardan bir bölük de Çayeli’nde vardır. Artvin Zeytinlik Bucağı Yukarı Maden (Yukarı Hod) Köyü’nün güneydoğusunda da Saralet Mezrası1, Manisa Gördes’de Sarallar Köyü vardır.2

 

Şişmanoğlu’na yakılan türkülerden isimleri Karadeniz dışında da bilinen Şişmanoğulları Rize’den Samsun’a kadar bir sahada yayılmışlardır. Demircioğlu, Uzunoğlu, Durutoğlu/Türütoğlu da aynı bölgeye yayılmış Kuman oymaklarıdır.

 

Artvin’in Zeytinlik bucağına bağlı köylerde Terteroğlu aile adı vardır. Aile bu adı tıpkı Kuman Çarı I. Georg Terter (1281 - 1292) ve II. Georg Terter (1321 - 1323) gibi, isimlerini Terter-aba (Rus kaynaklarında Terterobicsi) adlı Kuman boyundan3 almıştır. Osman İlker Aşağı ve Yukarı Maden köylerini konu olan çalışmalarında Terterleri A. Maden köyünün Çatak Mahallesi ve Çiçotkev Mezras’ının sahipleri arasında göstererek4 bunların Hocaoğulları Kök ailesinden geldiklerini iddia ediyor.5 Oysa Terter ismi, Hocaoğlu isminden çok daha eski ve tarihe geçmiş bir boy ismidir.

 

Bölgede Kuman boylarından isim alan bir yerleşim yeri de Borçka’dır. Borçka ismini bir Kuman boyu olan Borçoğlu’dan (Macar kaynaklarında Borçsoi, Rus kaynaklarında Burçeviçi) almaktadır.6 1277’de Macaristan - Kumanya’da 15 bin Kuman’ın hükümdarları Borç ile birlikte vaftiz olduğunu biliyoruz.7 Lazika isminde olduğu gibi Borçka’daki “-ka” eki de Türkçe’deki “-çik” eki gibi küçüklük ifade eder.

 

Dağıstan, Yukarı - Kür Çıldır ve Çoruk boylarında adına rastlanan Kuman oymaklarından biri de Kumar ya da Komar oymağıdır.8 Bölgemizde bulunan Komarit (Komarlar anlamında, şimdi Barış Köyü / Of), Komara (şimdi Yalıncak Köyü/Trabzon) köy isimleri bu oymağın bir kolunun da Trabzon bölgesinde yerleşmiş olduğunu göstermektedir.

 

Bölgeye Kumanlardan yadigâr kalan bir isim de Kemençe’dir. Kemençe Kumanlarda şahıs ismi olarak da kullanılmıştır.1 1290’da Macar Kralı IV. Laszlo’yu öldüren Kumanlardan birinin adı Kemenche idi. Kemençe ismini Kumanlar yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür. Kırım yarımadasında Kemençe, Küçük Kemençe, Murtazar Kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. Gagauzlarda Kemençe kelimesinin anlamı Keman olup Kemençe çalıp oynanan oyunun adı da Horon’dur. Ayrıca Gagauzlardan derlenmiş dil ve masal, bilmece vb. gibi halk edebiyatına ait malzemelerin bir değerlendirmesi yapıldığı zaman Trabzon bölgesi ile çok büyük bir benzerlik olduğu görülür. Aynı şeyi Kumanlardan kalmış dil ve halk edebiyatı malzemesi için de söyleyebiliriz.

 

Kuman boylarının taşıdığı isimlerden başka Kumanların kullandığı şahıs adları da hem yer, hem de bölgede yaygın olarak kullanılan kök aile ismi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sürmene’nin Yağmurlu/Cimilit Köyünde bir mahallenin adı da Kumbasar Mahallesidir. Bu mahallenin sakinleri 2 asır önce İkizdere ilçesine bağlı Cimil Köyünden gelmişlerdir. Ayrıca Maçka’daki İlaksa/İlaka (şimdi Mataracı), Akçaabat’daki Cagera (şimdi Ağaçlı), Araklı’daki Koloşa/Kologsa (şimdi Taşgeçit), Of’daki Balek2 (şimdi Kıyıcık), Balaban, Trabzon’daki Kanlika (şimdi Bastaş), Yomra’daki Timurculu köylerinin isimleri de Kuman menşelidir.

 

Of’un Gürpınar Köyü’ndeki Kumandaş aile adı da bölgede Kuman yerleşmesine işaret eden bir adıdır. Buna ilave olarak Rasony’nin Macaristan’daki Kumanlarla ilgili bilgilerden derlediği “Kuman Özel Adları” adlı sözlüğünde yer alan Kuman menşeli isimlerden bölgemizde de yer ya da aile adı olarak rastlanan bazılarını da Ayaz/Ayazoğlu, Bala-ban / Balabanoğlu, Balta/Baltaoğlu, Barkan, Buğa/Boğalıoğlu, Çakan, Çora, Kaba/Kabaoğlu, Kaban/Gabanlar, Kaçmaz, Kara, Karaca, Kardu-man, Kepenek, Koç, Koçalı/Koçalıoğlu, Koçkar, Kolbas, Külünkoğlu, Tepret / Tepretoğlu, Tolun, Toruntay, Ulaş, Yula olarak sıralayabiliriz.

 

Trabzon Krallığı toprakları üzerinde İlhanlılara bağlı bazı gruplar da iskân edilmiştir. Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterlerinde Rize’nin doğusuna düşen bölgede Moğol boylarından Babik/Babuk boyuna ait isim taşıyan Hıristiyan aileler kayıtlıdır. Bu kayıtlardan başka Yorgi Babik adlı birisinin bölge halkından “Eskiden beri benim raiyyetim olarak bana vergi verirdiniz” diyerek Osmanlı döneminde de vergi toplamaya teşebbüs ettiği kayıtlıdır.1 Defterlerdeki kayıtlardan Yorgi Babik, Trabzon Rum Krallığı döneminde Rize’nin doğusunda bir bölgenin hâkimi olduğu anlaşıl-maktadır. Bunun yanı sıra bölgede Babik adını taşıyan çok sayıda aile de kayıtlıdır. Bu aileler bu bölgeye İlhanlılara tabi Kıpçaklı Atabek Hıristi-yan dinindeki Büyük Beka’nın Trabzon’a kızını verdikten2 sonra Rize bölgesindeki hakimiyeti döneminde, belki de İlhanlıların Anadolu Valisi Babukoğlu’nun isyanından sonra bölgeye yerleşmiş olabilirler. Çünkü Babukoğulları 14. yüzyılda Anadolu’nun tanınmış Moğol boylarından biri idi. Babuk 1363 - 1364’te Eretna oğlu Muhammed Bey’e karşı elde ettiği başarılardan sonra Kayseri’de bağımsızlığını ilan etmiş fakat iki yıl sonra buyruğundaki Moğolların kendisine yüz çevirmesinden sonra Sivas önlerinde bozguna uğramıştı.3

 

Bakiyeleri Niğde civarında ve Karamanoğlu’nun hizmetinde görülen Babukoğullarının Rize bölgesine yerleşen bölüğünün Çaklı Büyük Beka’nın Rize bölgesine hakimiyetinden sonra yerleşmiş olması bize daha mantıklı görülmektedir. Çünkü bu bölgeye yakın Rize’nin Derepazarı ilçesinde bir Caklı (şimdi Çukurlu) ve Çamlıhemşin ilçesinde Livikçakıslı (Güroluk) köyleri vardır. Bölgenin Osmanlılar tarafından fethinden sonra Osmanlı yönetimince de görev verilen bu sülâle Müslüman olmuştur. Bugün bölgede Cak ya da Caklı soyadını taşıyan aileler de Ortodoks Kıpçak Atabeği Caklı Büyük Beka’nın soyundandır.

 

Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar” adlı çalışmasında yaptığı bir değerlendirmede; “14. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da yaşayan Moğollar menfaatlerini kuvvetli bir hükümdarın hizmetine girmekte görüyorlardı. Onları hükümdarlara bağlayan herhangi bir manevî değer yoktu. Epeyce kalabalık nüfuslu ve çetin savaşçılar oldukları halde Eretna müstesna olmak üzere hiçbiri küçük bir beylik olsun kuramamıştır. Bu bakımdan Türkmenler onlardan ne kadar farklı idiler. Türkmenler’de doyumluktan (ganimet) çok hoşlanmakla beraber, fırsat bulur bulmaz, bir bölge veya yörede bir devlet kurup, sonra yerleşik hayata geçiyorlardı” diye yazıyordu.4 Önemli bir bölümü Timur’un Anadolu seferinde Anadolu’dan alıp götürdüğü Moğol (Kara Tatar) bakiyelerinden Babuklar’ın Doğu Karadeniz Bölgesindeki izlerine bugün Çayeli - Kaptanpaşa’nın güneybatısına düşen dağların adı (Babik Dağları) ve iki köy ismi Babik (Çukurluhoca) ve Babik (Tophane Köyleri) olarak da rastlıyoruz.

 

Trabzon’un hemen güneyindeki tepelerde yer alan Karluk ismini taşıyan köylerin varlığından hareketle bölgede Karluk Türklerinin yerleştiğini belirtmiştik. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Karluklar 1227 yılında Cengiz Han’ın halefi Ögedey Han’ın Curnağun Noyan komutasında Ön Asya’ya gönderdiği bir ordu ile gelmişti. Teme Çerisi denilen ve açılan yerlere yerleşmek üzere aileleri ile birlikte gönderilen bu ordunun dört tümenden birinin Uygur, Karlık, Türkmen ve Küçeliler adlı Türk kavimleri ile Kaşgar bölgesinin Türkmenlerinden oluşuyordu.1 Trabzon bölgesine yerleşen Karluklar’ın bu bölükten olması kuvvetle muhtemeldir. Burada adı geçen Küçe ismine bölgede Giresun’a bağlı Güce ilçesi, Bulancak’da Küçedere, Yavuzkemal’de Gücese (şimdi Pınarlar Köyü) ve Kızıltaş Köyü’ne bağlı Güci mahallesi şeklinde yer ismi olarak rastlıyoruz.

 

Bu bilgileri değerlendirerek Trabzon bölgesine Trabzon Rum Krallığı döneminde gelen Kumanlardan başka İlhanlılar ve Trabzon Krallığı hudutlarında yaşayan Oğuz / Türkmenlerden de göçmenlerin gelip yerleştiğini söyleyebiliriz. Zaten Trabzon Krallığı tarihini incelediğimiz zaman Trabzonlu prenseslerin 11 tanesinin çevredeki Müslüman Türkmen Beyleri ile evlendiğini görürüz.2 Bunların sadece dördü Bayburt’un Sinor Köyü merkez olmak üzere Aydıntepe / Hart’ın kuzeyindeki Kemer Dağı’ndaki Akkoyunlu Köyü ve Yaylası’na kadar olan bölgeye yayılmış iken Doğu Anadolu’da büyük bir imparatorluk kuran Akkoyunlu Türkmenlerin beyleri iledir.

 

Akkoyunluların Trabzon ile olan ilişkilerini3 ve Trabzon bölgesinin etnik yapısına olan etkilerini iki döneme ayırmak zorundayız. İlk dönem-deki etkileri Bayburt bölgesinde yaşayan ve Trabzon’un güneyindeki dağlarda yaylayan ve daha sonra tüm Doğu Anadolu ile İran’ın ve Azerbaycan’ın bir bölümünü kapsayan bir imparatorluk kuran Akkoyunlu beylerinin ve İmparatorluğunun Trabzon Krallığı olan ilişkileriyle şekillenmiştir. İkinci dönemde olan etkileri ise Akkoyunlu Devleti’nin Safevîler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra olan etkileridir ki bu dönemde Akkoyunlu bakiyeleri Yavuz Sultan Selim tarafından Trabzon Sancağı topraklarına yerleştirilmiş ve günümüzde bölgede yaşayan Türk - İslâm toplumunun en önemli unsurunu oluşturmuşlardır.

 

Akkoyunlu Beyleri ile Trabzon Krallığı arasında birkaç nesil devam eden ilişkiler yaygın inanışın aksine Trabzonlu bir prenses olan Thedora (Despina Khatun) ile 1458’te evlenmiş olan Akkoyunlu Padişahı Uzun Hasan’ın Trabzon Krallığı’nın koruyucusu olarak desteklediği fakat Fatih tarafından izlenerek bastırılan Torul bölgesindeki isyan ile noktalanma-mıştır. Fetihten sonra önce İstanbul’a oradan da Serez Sancağına gönderil-miş Komnenos ailesinin erkek varisleri bu olayla ilgileri tespit edildiği için önce İstanbul’a sevkedilerek hapsedilmiş ve daha sonra idam edilmiş.

 

Uzun Hasan’a, Thedora Komnen ile evliliğinde çeyiz olarak bugün Sürmene ilçesine bağlı Aşağı Çavuşlu Köyü’nün sahil kesimindeki alanlar verilmiş olup, fetih sonrasına ait Tapu Tahrir Defterlerinde yer alan kayıtlara göre bu yerde pazar kurulmakta idi.1

 

Defterlerdeki kayıtlardan da yararlanarak Trabzon Rum Krallığı içindeki Türk unsurlarını incelemeye devam ettiğimiz zaman karşımıza çok enteresan isimler çıkar. Burada bunlardan sadece ikisi üzerinde ayrıntılı olarak durabileceğiz. Bunlardan birincisi Yunanca ekle Rumcalaştırılmış Türkçe bir isim taşıyan ve Trabzon Rum Krallığı’nda önemli görevler aldığını bildiğimiz Amiroutzes / Amirutzeler dir.2 Bu ailenin Amir/Emir adını ya da ünvanını taşıyan atası Trabzon topraklarına gelmiş ve Hıristiyanlığı kabul ederek Rumlaşmıştır. Emir isminin ya da unvanının küçültme ve okşama anlamındaki Yunanca bir ekle Emircik halini alması, ailenin atası olan kişinin ya çocuk yaşta ya da esir olarak Trabzon topraklarına geldiğini düşündürmektedir.3

 

Maçka’nın Dubera Köyü kaynaklı bir ailenin önemli şahsiyeti hiç şüphesiz ünlü filozof ve dahi George Amirutze/Yorgi Amiruh’dur. Adı ilk defa İznikli Bessarionla birlikte 1438 - 39 yılında Floransa Konsiline katılmasıyla ortaya çıkan George Amirutze o zaman Trabzon Krallığı’nın Büyük Logariastes’i idi. Bu büyük filozoftan 1449’da Trabzon Krallığı adına elçi olarak gittiği Cenova’da, Cenovalılar Saray Kontu olarak bahsederler. 1461 yılında ise Trabzon Rum Krallığı’nın son Proto-vestiarios’u idi.1 Fatih’in Trabzon’u kuşatması esnasında şehrin katliam ve yağmaya uğramadan teslim edilmesinde Mahmut Paşa ile yapılan görüşmelerde önemli roller oynadığı da bilinmektedir.2

 

Başbakanlık Osmanlı Arşivinde (BOA) mevcut 1486 tarihli Maliyeden Müdevver 828 (bundan sonra MM 828 olarak bahsedilecektir) numarada kayıtlı Trabzon’a ait Tapu Tahrir Defterinde Amiruh3, Amiruh Filosos4, Prtvstar (Protovestiarios)5, Yorgi Brtvstar6 şeklinde kaydedilen George Amirutze/Yorgi Amiruh, Trabzon’un teslim alınmasından sonra Kral David ile birlikte İstanbul’a oradan da Rumeline gönderilmiştir.7 Bu tarihten bir yıl sonra Fatih’in tarafına geçtiği, Fatih’in ününü duyduğu alimi İstanbul’a çağırdığı ve Osmanlı sarayında büyük itibar sağladığı kabul edilir.8 Daha sonraki tarihlere ait Rum kaynakları, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın, karısının amcası olan sürgündeki Kral David ile mektuplaşıp yanına gönderilecek bir prens vasıtası ile Trabzon bölgesinde bir isyan çıkartmak üzere kurduğu komplonun açığa çıkartıl-masında George Amuritze’nin komplo ile ilgili mektupları Fatih’e vererek Fatih’in tarafına geçtiğini belirtir.1 Sarayda görev alan bu ünlü filozofun nüfuzunun çok arttığı, evliliğini onaylamayan patrikhane üzerinde baskı kurabilecek güce eriştiği ve Fatih ile Ptolemios üzerine çalışmalar yaptığı bilinmektedir.

 

Bryer ve batılı tarihçiler, George Amirutze’nin İstanbul sarayında Türkleştiğini kabul ederek bu durumu onun dönekliği olarak vurgularken2 Shukurov da Rumların Türk dünyasına bilinçaltı açık olduklarını, yeni Türk yaşamına geçerken kendi Türk şecerelerini iyi bilip bilmemelerinin ya da hatırlayıp hatırlamamalarının önemli olmadığını fakat açık olanın Türk - Rum - Türk şeklinde dairenin kapanmış olduğunun altını çizmektedir.3

 

Trabzon Sancağına ait defterlerindeki kayıtlar bize Osmanlı sarayında oldukça iyi mevkilere gelen ve Patrikhanenin Trabzon grubu tarafından ele geçirilmesinde önemli rolleri olan George Amirutze’nin Pazar, Sürme-ne, Akçaabat’daki mülklerine el konulduğunu ve tımarlara gelir kaydedildiğini göstermektedir.

 

George Amiroutze’nin Mehmet ve İskender adlı iki oğlunun Müslüman olarak sarayda çeşitli görevler aldığını, bunlardan İskender adlı oğlunun Hazinerdarbaşı rütbesine ulaştığını ve çok sayıda Yunanca kitabı Arapçaya çevirdiğini biliyoruz.

 

Osmanlı döneminde Trabzon Sancağına ait defterlerde Amirutze ailesinin değişik fertlerine de rastlanmaktadır. Bu ailenin diğer mensuplarının Trabzon’un değişik bölgelerinde mülklerin olması Trabzon Krallığı’nda görevler aldıklarını göstermesi bakımından ilginçtir. Ailenin bazı fertleri de din değiştirmemiş olmalarına rağmen Osmanlı döneminde tımar sahibi olmuşlardır. Bunlardan Todoros Amiruh Sürmene’nin Ziranik Köyü’nde tımara tasarruf etmektedir.1 Maçka’nın Samaruksa2 Köyü’nde mülkleri bulunan Livs (ya da Lios) Amiruh’un mülklerine el konarak ken-disi Rumeli’ne sürülmüştür.3 Ayrıca defterlerde öldüğü için Atina (Pazar) nahiyesine bağlı Anaraş Köyü’ndeki mülküne el konulan bir başka Amiruh’e ait bir kayıt daha vardır.4

 

Trabzon Krallığı’nda görev almış Türk asıllı Rumlardan ikincisi ise Trabzon Rum Krallığı’nın son başbakanı (Grand Mezason)5 olan Altemur’dur. Kimliği ya da son Grand Mezason olup olmadığı6 konusunda bazı farklı görüşler olmasına rağmen Altemur’un tartışılmadan kabul gören özelliği, asimile edilmiş yani Hıristiyanlaşmış bir Türk olduğudur.

 

Trabzon’un tarihi ile ilgilenen yabancı araştırmacıların bir ikisi dışında çoğunluğu Altemur’un varlığı ile pek ilgilenmez. Fakat Trabzon Rum Krallığı’nın son başbakanı (Grand Mezason) olan Altemur bu çalışmamız çerçevesinde bizim ilgimizi çekti. Bu nedenle Osmanlı dönemine ait Tapu Tahrir Defterlerindeki bazı kayıtları bu konu ile ilgili olarak bir kere gözden geçirme lüzumunu hissettik. Bunu yaparken söz konusu kayıtlar arasında Trabzon Krallığı’nın bazı ileri gelenlerine de7 işaret edildiğini biliyorduk.

 

Nitekim bu çalışmamız çerçevesinde göz attığımız defterlerde Altemur’a ait ilk bilgiye MM 828’de Yomra’ya bağlı Mesona Köyü kayıtları arasında rastladık. Burada tımara gelir olarak kaydedilmiş olan bir çayırın İstanbul’a sürülen Altemur nam kafire ait olduğu kayıtlı idi.8 Aynı kayıt TT 52’de var.9 Kayıtları incelemeye devam ettiğimiz zaman Altemur’un Yomra’ya bağlı Çıvera/Zivera10 ve Rize’ye bağlı Peripol (Pehlivan) Köyü’nde11 de üzüm bağları bulunduğunu ve bunların tımara gelir kaydedildiğini görürüz.

 

Defterlerde başka Altemurlara işaret eden kayıtlar da var. Tımara gelir kaydedilmiş olan üzüm bağlarının eski sahiplerini belirten bu kayıtlara ikinci olarak Todros Altemur adlı birinden daha bahsedilmektedir. Bu isim Yomra’ya bağlı Mesona Köyü1 ve Maçka’ya bağlı Mesarya Köyü kayıtları arasında tımara gelir kaydedilmiş üzüm bağlarının eski sahiplerine işaret eden kayıtlar arasında2 yer almaktadır.

 

Üçüncü Altemur’a ise Akçaabat’a bağlı Koluna Köyü’nün kayıtları arasında rastlıyoruz. Bu kayıtta bazı zeytin ağaçları ve üzüm asmalarının eskiden Altemuroğlu’nun mülkü iken tımara kaydedildiği belirtilmektedir.3 Bu kayıtların bir değerlendirmesini yaparak Trabzon’un son başbakanı olan Altemur’un İstanbul’a sürüldüğü kaydedilen Altemur olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü fetihten sonra Kral, ailesi, akrabaları ile soylular gemilerle İstanbul’a gönderilmişti. Altemur’da İstanbul’a gönderilenler arasındadır.4 Todros Altemur ve Altemuroğlu diye kaydedilenler ise Grand Mezason Altemur’un akrabası ve Trabzon Krallığı’nın ileri gelenleri arasında olan soylu kişilerdir.

 

Miller, Altamourios/Altemur’un, Niksar - Giresun - Ordu bölgesinde hakimiyet sürmüş bulunan Taceddinoğulları Beyliği’nin kurucusu Taceddin Bey’in 1379 yılında evlendiği Trabzon Kralı III. Aleksius’un kızı Eudocia’dan olma oğlu ya da torunu olduğunu ve David’in kuzeni olduğunu iddia eder.5 Altemur’un Hıristiyan bir Türk olduğu şüphesiz fakat Türkmen beyinin Hıristiyan olmuş oğlu olma hikayesini tıpkı Trabzon Kralı IV. John’un evlendiği Müslüman bir hatunu ikna ederek yavaş yavaş kendi dinine döndürdüğü şeklindeki hikayeler gibi ihtiyatla karşılamak gerekir. Zira ortaçağ Ortodoks inancında Müslümanlarla evlilik pek hoş bir şey değildi. Müslüman inancına sahip bir kimsenin dinini terk ederek Ortodoks Hıristiyan inancını benimsemesi ise Rumları çok memnun eden bir durumdur.

 

Aynı dönemde Müslüman Türk Beylerle evlenmiş Trabzonlu prenseslerin din konusunda hiçbir zorlama ile karşılaşmadıklarını, çoğu zaman dinî inançlarını muhafaza ettiklerini görürüz. En son Uzun Hasan’ın karısı Thedora Komnen’in (Despina Khatun) dinini muhafaza ettiğini Diyarbakır sarayında Trabzon’dan getirttiği Papazların da bulunduğu bir kilisede ibadetini sürdürdüğünü, iki kızının Rumca konuştuğunu görürüz.1 Bazı çevrelerce bugün yadırganabilecek olan bu durum eski ve ortaçağdaki Türk geleneklerine uygundu. Ayrıca büyük Türk kağanlarının saraylarında her dinden insanın bulunduğu, bunların birbirleri ile serbestçe tartışmalar yaptıkları meclislere bazen Kağarların da katıldığı, yönetici ailenin fertlerinin dinî inançlarını seçmede serbest olduğu tarihçiler tarafından bilinen bir durumdur.

 

Trabzon ve çevresindeki toprakların tahıl üretimi bakımından yeterli olmaması buraya yerleşmiş toplulukların hemen her dönemde güç koşullar içinde yaşamasını gerektirmiştir. Sahillerin sıtma gibi hastalıkların kaynağı olması sahilde sıtma tutmayan yer diye tabir edilen rüzgâra açık az sayıdaki yerde sürekli yerleşim kurulmasına imkân vermiştir. Denizden gelebilecek tehlikelere karşı korunamadığı dönemlerde bu yerler, yaşama için güvenli olmadığı için sık sık terk edilmiş, sahil şeridindeki yerleşim sahile hakim tepeler üzerinde yayılmıştır. Denizden yararlanma mevsim şartları ile sınırlı olduğu için halk yaşantısı daha çok vadilerin orta kesimlerinde yoğunlaşıyordu. Trabzon ve civarının en önemli gelir kaynağı olan İpekyolu ticaret kervanları ise ancak bölgede ve Anadolu’nun doğusunda istikrarlı yönetimlere sahip devletler kurulduğu zamanlarda bölgenin sosyal refahının yükselmesine katkıda bulunuyordu. İstikrarın olmadığı dönemlerde ise iktisaden çöküntüyü bölgeye tutunmaya çalışan toplulukların, kıt olan kaynaklar için birbirleri ile mücadelesi takip ediyordu.

 

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız durumun bir örneği de 1330’da başlayarak 1363’e kadar Trabzon bölgesinin tahribine sebep olan siyasî istikrarsızlıklar ve iç savaş dönemidir. Bu dönemdeki siyasî istikrarsızlık, iç savaş ve 1340 - 1344 yılları arasında bölgeyi kasıp kavuran veba salgını Trabzon bölgesini derinden etkilemiştir. Fallmerayer, salgın hastalık nedeniyle Trabzon bölgesindeki nüfusun kırıldığını belirterek “Tahribat o derece müthiş oldu ki beş kişiden ancak bir kişi kurtulabildi. Geri kalan zayıf kitle ise çok zelzele ve diğer tabi hadiseler neticesi o kadar çöktü ki birçok mıntıkalar tamamıyla ıssız hal aldı” diye yazar.1

 

Ayrıca iç savaş nedeniyle Ceneviz ve Venedik kolonilerinin tahrip edildiğini, Trabzon bölgesindeki köylerde yaşayan Canlardan sağ kalabilenlerin bu dönemde yaşadıkları köylerden dağların kar sınırındaki yüksek kesimlerine çekildiğini belirten Fallmerayer, Canların toplandıkları bu bölgede Trabzon’dan bağımsız bir halde yaşamaya başladıklarını ve Trabzon’a akın için gelen Türkmenlerle birlikte Trabzon’a saldırdıklarını da kaydeder.2

 

5 - 14. yüzyılda Trabzon bölgesinin Karadeniz’in kuzeyinde faaliyette bulunmuş çeşitli Türk kavimlerince yaygın olarak iskân edildiğini görüyoruz. Trabzon bölgesindeki bu iskânların Bizans ve Trabzon’da devlet kuran Komnenoslar tarafından bölgeyi nüfus ve askerî bakımdan ayakta tutmak için yapıldığını söyleyebiliriz.

 

Trabzon’un Doğu Anadolu ile bağlantısını sağlayan Değirmendere vadisini ve dağların doğal geçitlerinden aşarak bu vadiye ve Trabzon’a inen yolları kontrol altında tutan vadi ya da stratejik sırtlara baktığımız zaman buraların asimile edilerek Bizans’ın ya da Trabzon Rum Krallığı’nın hizmetine alınmış Türk unsurları ile iskân edilmiş olduğunu görürüz. Bu, bölgenin merkezi olan Trabzon’un savunulması ve elde tutulmasını kolaylaştırmak için Bizans devletinin uyguladığı bir strateji idi. Değirmenderesi’ne Horos Dağlarından çıkarak katılan Boğoç ve Yeri Derelerinin oluşturduğu Malaka Deresi, Maçka’nın hemen güneyinde yükselen ve Değirmendere vadisinin güneyden emniyet altına alan dik sırtların üzerinde yayılan ve Bulgar oymağı Hortulardan ismini alan Hortokopuzîr, Hortokopuvasat, Hortokopubâlâ köyleri, yine Değirmen-dere vadisine inen bir başka yolu kontrol eden Kuştul ve Ayvasıl Derelerinin oluşturduğu vadileri kontrol altında tutan sırtlarda yayılan ve Ciklerden ismini alan Cikanoy Aşağı Mahalle, Cikanoysovri, Cikanoy-mesahor köyleri, Trabzon’un hemen güneyinde yükselen stratejik tepenin (Karlık Tepesi) etrafında yayılan ve Karluk Türklerinden ismini alan Karlıkzülmera, Karlıkhozemiya, Karlıksimeriya köy isimlerinin varlığı sanırım bu görüşümüzün doğruluğunu ortaya koymak için yeterlidir.

 

Komnenoslar Trabzon bölgesinde devlet kurmak için Gürcistan Kraliçesi Thamar’ın kendilerine verdiği orduyu oluşturan Kuman askerlerinden başka Kuman ailelerini de getirterek bölgeye yerleştirdiğine yukarıda değinmiştik. Biraz daha ayrıntıya girerek Solaklı ve Sürmene Deresi vadilerinin yüksek ve aşağı kesimleri ile Değirmendere vadisinin buralara yerleştirilen Kuman menşeli ailelerle kontrol edildiğini söyleyebiliriz. Sürmene ve Of’da sahile yakın tepelerde Kumanit ismini taşıyan köylerin ve bu köylere komşu olup Kumanlarla ilgili isim taşıyan Balek ve Balaban gibi köylerin yanısıra vadilerin üst kesimlerinde daha küçük alanlara işaret eden mahalle ve yer isimlerinin Kumanlara mensup boyların isimlerini taşıması bir tesadüf değildir.

 

Karadeniz’in kuzeyine yerleşen birçok Türk boyu gibi Kuman / Kıpçaklar da asker olarak Abbasî halifeleri, Mısır’da Fatimîler olmak üzere islâm hanedanları yanı sıra, Gürcü, Bizans, Macar ve Trabzon Rum Krallığı gibi Hıristiyan krallıklara hizmet etmişlerdir. İlk dönemlerde Karadeniz’in kuzeyindeki yurtlarından Gürcistan’a bu maksatla gelişlerinden sonra genellikle topraklarına dönen Kumanlar, Rus saldırıları ve ardından Moğol istilâsı ile yurtlarından gruplar halinde göçe mecbur olmuşlar ve ard arda göçlerle Kafkasya’nın güneyi ve Kuzeydoğu Anadolu’ya yerleşmek üzere göçmüşlerdi.

 

Moğolların Karadeniz’in kuzeyindeki ülkelerine gelmesinden sonra Kumanların büyük bir kısmı batıya daha önce bu şekilde topraklarını terk eden Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler gibi Doğu Avrupa sahalarına geçmiş, bir kısmı da Bizans’ın hizmetine girmişti. 1237’den sonra Bizans verilen mülkler karşılığında askerî hizmete mecbur tuttuğu Kumanları, Trakya, Makedonya ve Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerleştirirken Macar Kralı Bela da topraklarına yerleşmek isteyen 40 bin kadar Kuman’a bu şekilde iskân izni verdiği biliniyor.

 

Gürcistan topraklarına ve Kuzeydoğu Anadolu’ya yerleşen Kumanlar gibi Bizans ve Macar topraklarına yerleştirilen Kumanlar da Hıristiyanlaş-tırılarak millî kimliklerini kaybetmiştir. Trabzon topraklarındaki Kuman-lar ve diğer Türk grupları bu topraklara gelirken ya da geldikten sonra asi-mile olmuş, Hıristiyan inancını benimsemişlerdi. Trabzon Krallığı döneminde bir müddet Ortodoks Hıristiyan fakat Türk kimliklerini muhafaza etmeye devam ettiler. Böyle düşünmemizin en önemli nedeni Trabzon Rum Krallığı’na ait belgelerde Türkçe isimlere rastlamamızın yanı sıra Osmanlı dönemine

 

BİBLİYOGRAFYA

I- BU KİTAPTA KULLANILAN NEŞREDİLMEMİŞ KAYNAKLAR

1) ARŞİVLER

A) BAŞBAKANLIK

a) Maliyeden Müderrer Defterler

No