YİNE “PONTUS”.....

 

Hüseyin MÜMTAZ


 

MİT Müsteşarı’nın, Öcalan’ın asılmasına ve Kürtçe TV yasağına karşı olduğunu açıklamasından “tesadüfen” bir gün sonra yapılan MGK Toplantısında asker üyeler Kurula 14 sayfalık bir rapor sunmuşlardı. Raporda şöyle bir bölüm vardı: “Türkiye'den yerine getirilmesi istenen koşullar, 21'inci yüzyılın gereği ve demokrasinin koşulu olarak, iç ve dış kamuoyuna maledilmeye çalışılmaktadır. Oysa söz konusu isteklerin gündeme getirilmesi süreci çok ilginç gelişmeleri ortaya koymaktadır. Nitekim, terör örgütünün sözde barış ve demokratik cumhuriyet sürecini başlatması ile Türkiye'ye dayatılan; *Sözde Kürt sorunu konusundaki isteklerin büyük boyuta ulaşması, *Ermeni Sözde soykırım iddiaları ve kabulü yönünde çalışmalar, *Yunanistan tarafından sürdürülen Pontus faaliyetlerinin yoğunlaşması, *Süryaniler'in Güneydoğu Anadolu Bölgemiz'den toprak talebinde bulunması da aynı süreçte gerçekleşmiştir.”

Şimdi artık ne yazık ki (!) çıkamayan, azınlık fikriyatı mensuplarının Türkçe yazdığı Yenibinyıl Gazetesi’ndeki köşesinde Mensur Akgün; ki kendisi TC Bütçesinden maaş alan kadrolu bir üniversite öğretim üyesidir, bu rapor üzerine şunları yazmıştı: “MİT Müsteşarı’nın reformları teşvik eden açıklamalarının ardından MGK’ya sunulan rapor, basına yansıdığı kadarıyla çok hafif kaldı. Siyasileri bilmem ama kamuoyu üstünde etkili olabilmesine imkân yok. Aklı başında hiç kimse bu raporda ifadesini bulan kaygıları ciddiye almaz. Kimse AB’nin bizden istedikleri ile PKK’nın isteklerinin kesişmesi yüzünden adaylığımızın bir kez daha askıya alınmasını kabul edemez. Pontus faaliyetlerinin yoğunlaştırılması, Süryanilerin toprak talebinde bulunması birer fantaziden ibarettir.”

Elimde millî konulara hayli duyarlı olduğunu bu vesile ile öğrenmiş olduğum bir doktor dostumun dikkatimi çektiği bir kitap var. Piyasada serbestçe satılabilen bir “açık kaynak” olduğu için ismini belirtmekte en ufak bir sakınca görmüyorum. Hem belki böylelikle devletin, henüz haberi olmayan “ilgili birimlerinin” merak duygularını kamçılayarak belki bir ölçüde ikaz görevimizi de yerine getirmiş oluruz; “Lazona- Laz Halk gerçekliği üzerine. Selma Koçiva. Tüm Zamanlar yayıncılık.İstanbul. Eylül 2000”.

Sayfaları çevirdikçe irin, cerahat kokuyor ve akıyor. Üzerinize bulaşmasından korkuyorsunuz. Kitabın ana fikri “Türkiye’de konuşulan en az sekiz-dokuz azınlık dili var ve her üç kişiden birinin ana dili Türkçe değil.” (Sayfa 22) ve “Kürt halkının verdiği demokratik mücadele Türkiye’deki diğer azınlıkların da yolunu açmaktadır.Bu gerçekten yola çıkarak bizler, Laz ilerici ve aydınları da günümüzde daha bilinçli ve duyarlı olarak Kürt Hareketine ilgi göstermeliyiz.” (Sayfa 101)

196’ıncı sayfadan da öğrendiğimize göre “Lazebura-Laz Dilini ve Kültürünü Yaşatma Birliği, 1997 Mayısında Köln’de kurulmuş”.

Mezarcı Mesihlerle, kara Kaplanların ve nihayet Lazebura’ların neden hep “dostumuz ve NATO müttefikimiz” Almanya’da yuvalanabildikleri; dün Mesut Yılmaz’ın gezisi vesilesi ile konu ettiğimiz Alman Devleti ve vakıflarından her türlü desteği buldukları size ilginç gelmiyor mu?

Peki ya bunu adının önünde kocaman bir akademik unvan bulunan ve bu ünvanı ile devletten maaş alan Mensur Akgün bilmez mi?

Bize 1917 Komünist İhtilâli ile Rusya’da girilen yeni dönemin Çarlığı ve onun emperyalist fikriyatını yıktığı anlatılmıştı. Böyle olmadığını Varşova paktı aldatmacası ve demirperde gerçeği ile anladık. 1990’larda da Sovyetlerin yıkıldığı, komünist blokun artık parçalandığı, birliği meydana getiren unsurların artık bağımsız birer devlet olabilecekleri söylendi.

Önce Yeltsin Çarın armasını devletin millî sembolü yaptı, sonra da Çarlık bayrağının renklerini Rusya bayrağı haline getirdi. Sonra Rusya’nın başına eski KGB Albayı Putin geçti. Ve geçen ay ajanslar şöyle yazdı: “Putin SSCB döneminde kullanılan milli marş ve kızıl ordu bayrağının yeniden kullanılması için Parlâmento’ya başvurdu.”

Parlâmento’da tasarı kabul edilip kanunlaştı ve yılbaşı gecesi Kızıl Meydan’da Sovyet marşı çalınırken Kremlinde Çarlık Rusya’sının, üzerinde iki başlı kartal bulunan beyaz, mavi, kırmızı renkli bayrağı dalgalanıyordu.

Hadi o kocaman Rusya, diyeceksiniz ama kazın ayağı hiç de öyle değil.

Siz üç buçuk milyonluk, açlıktan nefesi kokan, kışın evlerde ve devlet dairelerinde bile bırakın kaloriferi yakacak odun bulmayan Ermenistan’ın Devlet Arması’nda “bizim” Ağrı Bağı’nın bulunduğunu; Anayasası’nda ise “bizim” Doğu Anadolu’dan, “Batı Ermenistan” olarak söz ettiğini biliyor muydunuz?

Asla var olmamış bir laz varlığı ve problemi yaratılmaya çalışılırken, lazlarla kürtlerin stratejik işbirliğinin önemi vurgulanırken, Türkiye’de üç kişiden birinin ana dilinin Türkçe olmadığının altı çizilirken, üç kuruşluk uyuz Ermenistan Ağrı Dağı’nı gözüne kestirmişken, Rusya bile Çar’a özlem duyarken adı Türkiye olan bu ülkede “azınlıkların ana dillerinde eğitim hakkı”na hayır demek ve en önemlisi Türk olduğunu haykırmak neden ayıp oluyor, utanılıyor, küçümseniyor ve en önemlisi kaygıyla karşılanıyor bir türlü anlamıyorum.

Devletin radyosu TRT’de sabahtan beri altıncı kez çalınan Yunan müziğini duyunca artık dayanamadı yanımdaki Lefkoşa’lı çok yakın tanıdığım; “Biz” dedi, “Yıllarca Kıbrıs’ta Rum baskısı altında yaşadığımız halde evimizde bir kere bile Rumca şarkı çalınmamıştı”.

Yüzüm kızardı, önüme baktım.

CIA kontrolundaki CNN’in Türkiye versiyonunda bir reklâm spotu: “Kafkas halkları, Çerkezler, Adigeyler, Ubıhlar.. Belgesel.. Bilmem hangi gün şu saate..”

“Bu kadar da olmaz” diye yüksek sesle söylendim..
Lefkoşa’lı gene dayanamadı; “Siz de yapın” dedi.

Bu sefer onun yüzüne baktım, doğru söylüyordu. Ama Türkiye’de; bilhassa son otuz yıldır AB’ye başvuru ortamının getirdiği bir tür “demokrasi” kavramında yararlanarak olmayan azınlıklar yaratıldığı, bunların dil ve kültürlerinin “koruma altına” alındığı bir ortamda Türk’ten, Türkçe’den, Türk Kültürü’nden bahsetmenin “ayıp”, ırkçılık, gericilik sayıldığını nasıl anlatabilirdim ki!

Muharrem Bayraktar geçen gün Adana’da bir Ermeni’nin açtığı arazi davasının beş günde sonuçlanması üzerine ter ter tepiniyordu.
Peki Bayraktar, Kültür Bakanlığı’nın bir kiliseyi “ilk kez” bir vakfa devrettiğini duyunca ne diyecekti acaba?

Fener Rum Patrikhanesi’nin her yıl ayin düzenlediği Antalya’daki Aziz Nikolas Kilisesi restorasyon çalışmalarını üstlenen Taç Vakfı’na 30 yıllığına devredilmiş. Restorasyon çalışmaları 5 milyon dolara malolacak fakat vakıf tarafından değil, sponsor firmalar tarafından karşılanacakmış.Taç Vakfı bilindiği gibi Koç’lara ait de, kiliselerle filan uğraşınca nasıl “irticai vakıf” statüsüne girmiyor merak ediyorum.

Bir başka haber de Karadeniz’den.. “Son yıllarda dağ ve yayla turizmi ile ön plâna çıkan Doğu Karadeniz’de mevcut tarihi eserlerin yeterince değerlendirilememesi nedeniyle, kültür turizminden yeteri kadar pay alınamıyor. Türkiye’de ve dünyada sadece Trabzon’daki Sümela manastırı ve Ayasofya Müzesi ile tanınan Doğu Karadeniz aslında çok sayıda tarihi eser barındırıyor. Ancak bunlar adeta kaderleriyle başbaşa bir durumda ve kapalı. Restore edilerek turizme açılmayı bekleyen önemli eserler arasında Trabzon’da Kızlar, Vazelon ve Kuştul Manastırları; Rize’de Zil Kalesi ve küçük manastırlar, Gümüşhane’de Santa harabeleri bulunuyor.”

“Yeterince değerlendirilemeyen tarihi eserler”in hep manastır olduğuna dikkat ettiniz mi?

Geçen yılın Ekim ayının 19’unda Gemlik, Sinop, Ordu Trabzon’daki mülki ve idari amirlerle, ilgili Ticaret Odası ve Esnaf Derneklerine Selânik çıkışlı bir duyuru postalandı. Gönderen, Mr. Thrasivulos Eftihidis.. Mr. Eftihidis mektubunda şöyle diyordu:

“Yunanistan’ın Magnisia valiliği ile Selânik Valiliğine bağlı olan Karadeniz Kültürünü Geliştirme Merkezi, Karadeniz ülkelerinin liman kentleri arasında daimi bir işbirliği geliştirmek amacıyla “Diktyo Argos” (Argo Şebekesi) projesini gerçekleştirmektedirler. Projeye katılımınız Karadeniz Liman Kentleri arasında işbirliğinin gelişmesi açısından inandığımızdan dolayı sizi bu projeye katılmaya davet etmek istiyoruz.

Projemiz Yunanistan Turizm Teşkilâtı tarafından finanse edilmektedir. Hedefimiz Antik Yunan Efsanesine göre Altın Postu almaya giden Argonotların geçtiği liman kentlerinin gerek yerel yönetimleri gerekse ticaret, turizm ve kültür konuları ile ilgili kuruluşları arasında daimi bir işbirliğini geliştirmek ve bu doğrultuda bir Karadeniz Liman Kentleri Projesi oluşturmaktır.”

Ticaret, turizm ve kültür deyince ağızlarının suyu akan malûm zevatın Mr.Eftihidis’e telefonu açıp “Tamam kardeşim, iyi güzel de Yunanistan’ın, Karadeniz limanlarıyla ne ilgisi var. Bana önce onu anlat” deyip demediklerini elbette bilmiyorum. İlgilenirlerse bundan yirmi sene kadar önce de aynı şeye teşebbüs eden Yunanlıların Argonotları hakkında hayli ayrıntılı bilgiyi Türk Edebiyatı Dergisi’nin 1984 Ağustos’unda yayınlanan 130’uncu sayısındaki makalemizden (Kızılderililer Giresun’dan Geçti mi?) ve “Karadeniz Meydan Okuyor” (Trabzon Türk Ocağı yayınları No:2 Trabzon 1993) adlı kitabımızdan edinebilirler.

Evet, Antik Yunan Efsanesiyle Karadeniz’in ne alakası vardır ve Karadeniz’in Türk Liman kentleri bu oyuna âlet olacaklar mıdır?

Bu kadar lâftan ve Lazona Kitabı, restore edilecek manastırlar, Argos Projesinden sonra siyaset sahnesindeki işbirlikçiler ve onların basındaki yalakaları, Pontus tehlikesini konu eden MGK bildirisini halâ fantezi olarak niteleyecek midir bilemiyoruz ama yeri gelmişken Atatürk’ün şu lâfına bayıldığımı ifade etmek istiyorum:

“Bizi amacımıza varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi, bir sömürge haline koymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf vardır. O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir.” (Mersin 17.3.1923)

mumtaz.bayazit@veezy.com

YENİMESAJ Gazetesi 18/19 Ocak 2001