MEŞRU SAVUNMANIN TEMELLERİ

 

Hüseyin MÜMTAZ


 

Yanlışı nerede yaptık?

Biz Trabzon’un 1461’de fethi ile Karadeniz’in fethinin bittiğini kabul ve zan ediyorduk.

Fakat;

1- Dört, beş asır sonra hâlâ Murat Belge Trabzon’un bir Rum şehri olduğunu iddia edebiliyorsa,

2- Fatih’in, 1461’deki fethi müteakip Cami haline getirdiği Ayasofya 1964'te “müze”ye tahvil edilmişse (13),

3- “Karadeniz Helenleri Birinci Kongresi” 1996’da, devletin mülkî ve mahallî bütün yetkililerinin gözü önünde Trabzon’da toplanabiliyorsa (14),

4- Fener Rum Ortodoks Patriği Barthalemeos, Ege’deki Birincisinden sonra; “İkinci Vahiy ve Çevre Konferansı”nı da 1997 Eylül’ünde Karadeniz’de yüzen bir gemide yapacağını deklâre ve bunun için Trabzon’un merkez olduğunu ilan ediyorsa (15),

5- Giresun Belediye Başkanı’na yukarıda bahsettiğimiz kartlar gönderilebiliyorsa,

6- Ve en mühimi günlük gazetelerde kimsenin tepki göstermediği haritalar yayınlanabiliyorsa (16),

Büyük bir stratejik hatâ yaptık demektir.

Eyüboğlu’nun söylediği gibi (en iyi ihtimalle fifty - fifty) “fethedildi” isek mutlaka bir yerde yanlış yaptık...

Peki nerede yanlış yaptık?

METOD

Bu incelemede uyguladığımız, bundan sonra yapılacak çalışmalarda da takibini tavsiye edeceğimiz hareket tarzı ve bakış açısı şöyle olmalıdır;

Yanlışı ve neler yapabileceğimizi araştırırken yunan mitolojisine değil, millî gözlüğümüze itibar edeceğiz. Fakat bu; gerçek’ten uzaklaşacağımız, sübjektif olacağımız şeklinde bir peşin hükme götürmemelidir karşımızdakileri.. Hadi daha açık ve anlaşılır bir örneği tercih edelim; incelememizi yaparken hem millî, hem gerçekçi yani bifokal bir gözlük kullanacağız..

İtirazınız mı var?

Kimlersiniz siz?

Karadeniz’in ilkçağ tarihini sadece antik Yunan mitolojisine oturtmaya çalışanlar, bölgesel isimleri bu “sapık ilişkiler şaheseri” mitolojisindeki yer adlarıyla irtibatlandırmak isteyenler zaten ilgi alanımızın dışındadır.

Onları ahlâksız senaryoları ile baş başa bırakmaktan büyük zevk duyuyorum...

Tabiî muhatabımız ise, en azından hiçbir peşin hüküm taşımadan tarihe ve kültüre merak duyan büyük kitledir.

Peşin söyleyelim, asla bir kimlik bunalımı veya arayış peşinde de değiliz.

Asıl bunalım kimliğinden ve kökünden şüphe edenlerin beynindedir.

Yapacağımız şey sadece “malûmu ilân, bilineni ifade” etmekten ibaret kalacaktır.

Gerçeklere bir başka açıdan, bifokal gözlükle bakma gayreti ise herhalde “tarihi tahrif” olarak adlandırılamaz.

Konu ile ilgili çok yakın bir örnek verelim.

Trabzon şehri ile ilgili olarak 1480, 1523, 1553 ve 1583 yıllarına ait olmak üzere, 15 ve 16’ncı yüzyıllardan kalma dört adet tahrir defteri mevcuttur.

Heath W. Lowry (17) bu kaynaklara dayanarak Fetihten sonra şehirde müslüman nüfusun çoğalmasının; yerli hristiyanların büyük ölçüde müslümanlaştırılması yoluyla olduğunu isbat etmeye çalışmaktadır.

Buna mukabil Doç. Dr. Hanefi Bostan (18) yine aynı kaynaklara dayanarak Lowry’yi çürütmekte; halen ne yazık ki basılmamış olan muhteşem doktora tezinde fetihten sonra yerli hristiyanların mecburi iskâna tâbi tutularak şehirden uzaklaştırıldıklarını ve yerlerine İmparatorluğun muhtelif yörelerinden bilhassa İç Anadolu’dan Türklerin gönderildiğini ve müslüman nüfusun çoğalmasının asıl buna bağlı olduğunu isbat etmektedir.

Demek ki aynı olay, aynı kaynaklardan istifade ile farklı şekillerde yorumlanabilmektedir. İkisi de kendine göre doğrudur, iki taraf ta ait olduğu cenaha göre işine gelen gerçeklerden hareket etmektedir.

Peki benim işime neden Lowry’nin bakış açısı gelsin? Onun gerçeği ve doğrusunu ben kabul etmek zorunda mıyım?

Düşüncemizi destekleyecek ipucunu gene Lowry, kitabının “Giriş” bölümünde bizzat kendisi vermektedir (19):

“Bu çalışma Spiros Vryonis’in - The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor and the Process of islamization from the Eleventh through the Fifteen Century - adlı eserini altı yıl evvel okuduktan sonra tasarlanmıştır. Bugün olduğu gibi o zaman da bu değerli eserin en büyük zayıflığının nedeni, Vryonis’in Onbirinci YY. Anadolusu’nun büyük ölçüde hristiyan olan ve yine büyük ölçüde rumca konuşan nüfusunun onaltıncı yüzyılda aşırı derecede müslüman ve büyük ölçüde Türkçe konuşan bir nüfusa dönmesinde en büyük etkinin, kendisinin hissettiği ve bizim de paylaştığımız gibi İslâmlaştırma süreçlerinin ayrıntılı bir vak’a etüdünü yapmamış olduğunu düşünmüştük”.

Lowry bu satırlarla “taraf”ını ve “kullandığı gözlüğü” belli etmiştir.

Redd-i Hâkim talebinde bulunmamız tabiidir.

Bu arada bu incelemeyi yapmasının sâiki olan ve görüşlerini “paylaştığı”, “değerli” eserin yazarının ismine dikkat ettiniz mi?

Spiros Vryonis... Bize tam bir rum - yunanlı adı gibi geliyor..

Meraklısı araştırsın..

Fakat asıl hayret ettiğimiz, hayır taaccüp ve biraz da istihfafla karşıladığımız şey; bu rumdan aldığı ilhamla Karadeniz halkının “İslâmlaştırılmış hristiyan” olduğunu isbat için tez hazırlamak üzere ve “American Research Institute in Turkey” in bursuyla Türkiye’ye gelerek beş yıl bu enstitünün “İstanbul Bürosu Müdürlüğü” yapan, ayrıca bu mümtaz özelliklerinden Türk çocuklarının da istifade ettirilmesi maksadıyla dört yıl da Boğaziçi Üniversitesi Beşerî Bölümler Bölümünde (20) akademisyen olarak görevlendirilen Lowry’i O. Türkdoğan’ın nasıl olup ta “güçlü bilim adamı” olarak değerlendirip, araştırmasını “bilimsel ve metodik” diye değerlendirerek (21) makalesini “müsbet kaynak” olarak almış bulunması keyfiyetidir...

Türkdoğan maalesef Lowry’nin asıl amacını da “anlamamakta” oldukça “temkinli” davranmıştır. Lowry’nin tezinin başlığında “İslâmlaşma ve Türkleşme” şeklinde tercih edilmiş bulunan ifade sınırlamasının üzerinde hiç durmamakta; iddiayı hayli yumuşatarak “İslâmlaştırma’nın”, “her batılı için biraz ürkütücü, biraz da oryantalizmin izlerini taşıdığı” şeklinde bir açıklama getirmektedir (22).

Halbuki Lowry amacını herhangi bir yanlış anlamaya yer vermeyecek şekilde ve açıkca ifade etmektedir:

“Sonuç olarak ta önce şehrin hristiyanlarının belirli bir azınlığının İslâmlaştırılması ve daha sonra da Türkleştirilmesinden söz edilmesi gerektiğini belirtmekteyiz” (23).

Yâni yerli hristiyanlar şöyle veya böyle müslümanlaştırılmışlar, sonra da geçen zaman içinde ve yıllar geçtikçe Türkleşmişlerdir.

Gerçeğin böyle olduğunun kabulü kanaatimizce şehir halkına karşı yapılmış çok büyük bir hakaret olacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Kenan İnan konu ile ilgili olarak Hanefi Bostan’a (24) dikkat çekmekte ve Lowry’i Bostan ile çürütmektedir (25).

Bostan’ı “doğru” kabul etmemiz, bizim “bifokal”gözlüklerimize daha uygun gelmektedir.

Fakat ne olursa olsun Türkdoğan Hoca’nın cenahımıza attığı gül, derin yaralar açmıştır.

-------------------------------------------------

13.     En popüler Ayasofya’lar dört tanedir. İstanbul, Trabzon, Magosa ve Lefkoşa.. Son ikisi, ilklerden aşağı yukarı 100 yıl sonra fethedildiği ve zaman zaman yabancı hakim otoritenin eline geçtiği halde şimdiye kadar kesintisiz cami olarak kullanılmışlardır. İstanbul ve Trabzon Ayasofyalar ise 1453 ve 1461’den bu yana kesintisiz Türk hakimiyeti altında oldukları halde halen her ne hikmetse “müze” durumundadırlar.

         UNESCO Genel Direktörü Mayor; Ayasofya Müzesi'nin müslüman ibadetine açılmaması için elinden geleni yapacağını ifade etmiştir.

         Daha fazla bilgi için bakınız.. Dört Ayasofya. Hüseyin Mümtaz. Ortadoğu Gazetesi. 5-6 Şubat 1994.

14.     Bu durum Ayasofya’nın müze olmasından daha da vahim.. 1996 yılının Ağustos ayında; Karadeniz’den Birinci Dünya Harbi sonrası Rusya ve Yunanistan’a göç ettikleri ileri sürülen Rum topluluklarının temsilcileri olduklarını iddia eden toplam ikiyüz yirmi kişi; gruplar halinde Yunanistan’dan uçakla, Rusya’dan gemi ile başlarında papazları olduğu halde Trabzon’a geldi. Kendilerince “Karadeniz Helen Toplulukları Birinci Kongresi” adını verdikleri bir toplantı yaptılar ve TC kanunların aykırı bir şekilde Altındere Millâ Parkı'ndaki eski ve harap bir manastırda bir ayin yaptılar.

         Daha fazla bilgi için bakınız.. HERGÜN Gazetesi. Hüseyin MÜMTAZ. “Geldiler” 17.8.1996, “Papazın Cüppesi” 21.8.9196, “Cüppeli Kelaynak” 22.08.1996.

15.     Konuyla ilgili ilk işâretlere; yine tesadüfen (!) Karadeniz Helen Toplulukları Birinci Kongresi'nin Trabzon’da toplandığı Ağustos 1996 ayında rastlıyoruz. 11 Ağustos 1996 tarihli Cumhuriyet Dergi'den öğrendiğimize göre 1997 yılının Eylül ayında bir gemide toplanacak çevre ve deniz uzmanları ile dünyada geçerli dinlerin temsilcileri Trabzon’dan başlayarak Karadeniz limanlarını dolaşacak ve Selanik’te demirleyecekler. Patrikhanenin organizatörlüğündeki gezide Karadeniz’in nasıl “temizleneceği” tartışılacakmış..

         1995’te Ege Denizi’nde gerçekleştirilen benzer bir gezinin (Çevre ve Vahiy) ne tür spekülasyonlara yol açtığı hatırlanırsa; üstelik konu bir de Karadeniz Helen Toplulukları ile irtibatlandırılıyorsa endişe etmek için ortada ciddî emareler olduğuna inanıyoruz.

         Trabzon’daki tepkiler için bakınız: Türk Ocakları Trabzon Şubesi’nin Patriği Protesto Mesajı. Türk Yurdu Dergisi. Kasım 1996, Sayı 111, Sayfa 62. (Belge 5).

         Daha fazla bilgi için: HERGÜN Gazetesi. Civciv Çıkacak, Kuş Çıkacak. Hüseyin Mümtaz. 23.08.1996.

         Gösterilen bunca tepkiye rağmen Patrikhane ve Yunanlı çevreler projelerinden vazgeçmiyorlar. 14 Aralık 1996 tarihli Milliyet’ten öğrendiğimize göre Rahmi Koç’un Başkanı bulunduğu TURMEPA ile George Livanos’un Başkanı olduğu HELMEPA’nın finansörlüğünü yaptığı “İkinci Vahiy ve Çevre Konferansı”nın güzergâhı İstanbul - Trabzon olacak ve Eylül 1997’de gerçekleştirilecek.. Geziye Barthalemeos’la birlikte Diyanet İşleri Başkanı da davet edilecek..

         Diyanet İşleri Başkanı Ege’deki geziye; gezinin amacının şâibeli olduğu endişesiyle geçen yıl katılmamıştı.

16.     Türkiye’de herkes Susurluk’taki kamyon olayı ile uğraştığı için Karadeniz’e çarpan kamyon gözden kaçtı. Hemen hemen aynı tarihlerde (Kasım 1996) Yeniyüzyıl Gazetesi’nde “Karadeniz Uşakları” adıyla bir yazı dizisi yayınlanmaya başladı.

         Bizce o yazı dizisi Susurluk’taki kamyondan daha büyüktü..

         Dizinin ilk günkü yazısında yer alan bir haritada Karadeniz Bölgesi; “Doğu Karadeniz’deki Etnik Yapı” başlığı altında Lâz'lar, Gürcü'ler, Rumca konuşanlar ve Hemşinli'ler olmak üzere “işâretleniyor”, “sınırları çiziliyor” ve “bölünüyordu”.

         Metin içerisinde geçen bazı enteresan iddialar ise şöyle:

         “Lâzca da bir Türk şivesi değildir.”

         “Hemşinlilerin dili de tamamen ayrıdır, bir Ermeni lehçesi.. Hemşinliler, Müslümanların Ermenileridir.”

         Bizce tam DGM’lik olan bu harita ve tesbitler için neden şimdiye kadar birşey yapılmadığı ise ayrı bir merak konusudur.

17.     Heath W Lowry. Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461 - 1583. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları. İstanbul 1981.

18.     Doç. Dr. Hanefi Bostan. 15 ve 16'ınca Asırlarda Trabzon Sancağı'nda Sosyal ve İktisadî Hayat. Basılmamış Doktora Tezi.

19.     Lowry. age. Sayfa 1.

20.     Lowry. age. Sayfa numarasız önsöz.

21.     Türkdoğan. TDT Dergisi. Sayı 120. Aralık 96. Sayfa 21.

22.     Türkdoğan. age. Sayfa 21.

23.     Lowry. age. Sayfa 3.

24.     Hanefi Bostan. age. Sayfa 61.

25.     Yrd. Doç. Dr. Kenan İnan. 3 Ocak 1997 Trabzon Türkocağı’nda verdiği Konferans. Trabzon’un Türkleşmesi ve İslâmlaşması.

  

 

Araştırmanın Devamı Olan Diğer Bölümler:

Bölgenin Etnik Tarihine Kısa Bir Bakış

Şimdiki Sosyal yapı ve Kültür Özellikleri

Ermeni Meselesi

Lazlık Meselesi

Rumluk Meselesi

Sonuç