|
RUMLUK MESELESİ |
Hüseyin MÜMTAZ |
|
|
Heath
W. Lowry bütün tarihi gerçekleri inceledikten sonra kaleme aldığı ünlü (!)
eserinde şöyle bir sonuca varmakta ve son cümleyi şu şekilde koymaktadır
(59): “Bu
çalışma boyunca eldeki tahrir defterlerine dayanarak Trabzon'un bir müslüman
şehri olması sürecini işlemeye çalıştık. Bu incelemede, daha önceki
araştırmalarda varılan sonuçların aksine, bunun şehrin 1461'de fethinden
hemen sonra yer alan ani bir süreç olmadığını göstermiş bulunuyoruz. Aksine
bu, 125 yıl gibi bir süre içinde tamamlanmış ve bu halde bile bu şehrin yerli
hristiyanlarından büyük bir kısmının İslâmlaştırılmasıyla
kolaylaştırılmıştır. Sonuç olarak 1585’te şehrin nüfusunun çoğunluğu Müslüman
olduğu ve şehrin İslâmlaştırılmasından söz edebildiğimiz halde şehrin fetih
öncesi karakterinin büyük bir kısmını korumuş olduğunu söyleyebiliriz. Diğer
bir deyimle, incelediğimiz dönemin sonunda Trabzon şehrinin Türkleştirilmesi
daha henüz ilk aşamalarındaydı”. Yani
Lowry demektedir ki; özelde Trabzon şehri, genelde ise bütün bölge Fetihten
önceki millî karakteri bozulmadan İslâmlaştırılmış fakat
Türkleştirilmemiştir. Bostan'ın
bu tezi nasıl çürüttüğünü ise daha önce görmüştük.. Fakat
ne yazık ki Lowry yalnız değil.. Eyüboğlu,
Belge, Asan, Güvenç ve Yeniyüzyıl'daki Karadeniz haritasını yayınlayan anonim
mozaikçiler, hepsi içimizdeki Truva atları.. Onlar
Lowry, Kitsikis ve Yerasimos'un Türkiye'deki işbirlikçileri.. Reha
Oğuz Türkkan bakın bu konuda ne diyor ve son derece haklı bir biçimde “Mavi
Yolcular”la nasıl hafiften dalgasını geçiyor (60): “Cevat
Şakir'den beri şöyle bir tez sık sık gündeme gelir.. Anadolu bir kavimler
kapısıdır, en eski çağlardan beri binbir millet buraya gelip yerleşmiş,
karışmış, buna onbirinci yüzyılda Türkler de katılınca ortaya mozaik kanlı ve
mozaik kültürlü bir millet çıkmış. Her nedense Türkçe konuşan bu halka gene
her nedense Türk denmiştir, ama aslında Anadolu halkı Türkten başka
herşeydir”. İflâh
olmaz bir kompleksle malûl olanlar meğer bununla da kalmıyormuş.. Akademik
ünvanlı Bozkurt Güvenç'i biliyorduk ama Akurgal'ın, Özal'ın meşhur " Cahilliğimi
bağışlayın.. Muhteremlerin
Türk olmaktan neden bu kadar çekindiklerini de mazur görün, hâlâ anlayabilmiş
değilim. Tabiî
“anlaşılamamak” onların problemi.. Peki
bizim problemimiz ne ve ona nasıl çözüm bulacağız? Önce
meselenin adını doğru koyacağız.. Eğip bükmeden, kıvırıp kıvrılma-dan da
doğru bildiğimizi yüksek sesle söyleyeceğiz.. Bıkıp
usanmadan kötü niyetlilerin yalan ve yanlışlarını yüzlerine vuracağız. Kendi
iç çelişkilerini ve peşin hükümlerini ifşa edeceğiz. Türklerle
beraber Rum ve Ermenileri de atası olarak kabul eden (61), Prof. Dr. Neoklis
Sarris'in kendisine “Türkiyeli Elen” (62) diye hitabetmesine tepki göstermek
bir yana hayli memnun olduğu için bu kimliği kitabının önsözüne bile alan
Ömer Asan'ın tutumu; değerlendirmenin nasıl sübjektif olabileceğinin de en
güzel örneğidir. 1.
Bir kere Asan, Karadeniz'in tarihini Miletliler'den itibaren başlatır, işine
öyle gelmektedir, çünkü Miletliler bir “yunan ırkı”dır (63). 2.
Kolonizatör Miletliler Pontos kıyılarına geldiklerinde hiçbir zorlukla
karışlaşmamışlardır, hattâ yerli halklar tarafından dostça karşılanmışlardır.
(64). 3.
Yunanlılar Anadolu’da bir kültür hazinesi bırakmışlardır. Karadeniz
toprağının, kaldırdığımız her taşın altında Yunan Kültür Mirası'nın
kalıntılarını bulmaktayız (65). 4.
Miletliler Pontus'ta kolonileştiklerinde yerli kavimleri de aralarında
eritmişler, onlara kendi kültürlerini, dinlerini kabul ettirmişlerdi.
Ticarette, sanatta ve bilimde Yunanca egemen dil olmuştu (66). Asan
Yunanlılar, Elenler, Miletliler için işte böyle halisâne duygular besliyor.. Türkler
hakkındaki düşüncelerine geçmeden önce ise bilmeden yaptığı, veya bilerek
gözden kaçırdığı bir mantık hatasına işaret etmek istiyoruz. Asan
kitabının onunca sayfasında Miletlilerin Pontus'a gelişi olarak M.Ö. 750'li
yılları gösterir. Ksenefon da M.Ö. 400'de Karadeniz kıyılarından geçerken
gördüğü Elen kentlerinden bahseder. İlgili paragrafın son cümlesi ise aynen
şöyledir: “Ama (Ksenefon'un) dağlarda rastladığı kavimlerin hiçbiri Yunanca
bilmiyordu..” İyi
ama hani ticarette, sanatta ve bilimde Yunanca egemen dil olmuştu? Yerli halk
tarafından hani dostça karşılanmışlardı? Yoksa
pek de dostça karşılanmamışlar mıydı? Yunanca'nın ve Elen ırkının egemenliği
sadece kıyılarda kurdukları koloni kentler ve onun da sur içi ile mi sınırlı
idi? Yani
kale içi yabancı müstemlekeci istilâcının; surların hemen dışı da dağlar,
dereler, tepeler yerli halkın idi demek olmasın sakın bu ikrar? Ve
yine bu dil sürçmesi ile (!) Asan, Yunanca'nın da sadece kale içine inhisar
ettiğini söylemiş olmuyor mu? Şimdi
de yine Asan'a göre Türkler'in bölgeyle olan münasebetlerinin nasıl başlayıp,
geliştiğine göz atalım. Asan,
Hasan Umur'a atfen şu yorumu tercih ediyor: (67) “Yunanlılar
Of'a geldikleri zaman Of, boş bir orman değildi. Of'ta yaşayan insanlar
vardı. Bu insanlar, yukarıda kaydedildiği gibi Türkler'di. Bu Türkler'i o
zamanki Yunanlılar(ın), medeniyet, edebiyat ve sonra da hristiyan dinleriyle
Yunanlılaştırdıkları sağlam bir mütalâa sayılabilir. Binaenaleyh bugün Of'ta
bulunan halkın arasında eski Türkler'in torunlarının bulunduğuna şüphe
edilemez..” Yukarıdaki
satırlar bütün çabalara rağmen örtülemeyen; bölgenin ilk sakinlerinin Türk
olduğu gerçeğini tevil etmek için çırpınmanın şaheser bir örneğidir. Yani
bölgede zaten Türk vardı ama kolonizatör Yunanlılar medeniyet, edebiyat ve
hristiyan dinleriyle o Türkler'i Yunanlılaştırmışlardır. Hem
öyle Yunanlılaştırmışlardır ki, bugün Of'ta bulunan halkın arasında eski
Türkler'in de torunları (lütfen) bulunmaktadır.. Asıl kitlenin içinde “eser”
miktarda Türk vardır. İyi
de hani Ksenefon'a göre bu Yunanlılar kıyılardaki şehirlerde yaşıyorlardı ve
dağlardaki halk hiç Yunanca bilmiyordu? Kıyılardaki
iskeleler çevresine kümelenen, iskeleyi ve hemen etrafındaki
ticarethanelerini kalın taş duvarlı surlarla koruyan, hele geceleri hiç
dışarıya çıkmayan, çıkamayan bu Elenler hangi edebiyat, medeniyet ve
hristiyan dinleriyle dağlardaki kendilerinden bir - kaç yüz misli fazla olan
halkı Yunanlaştırmışlardır? Ve
işte cevabı hiçbir kılıfa girmeyecek soru: M.Ö.
750 ve 400'deki Miletliler'in, Elenler'in dini hangi İsa'nın, hangi hristiyan
dini idi? Yoksa Miletliler'in Karadeniz'inde M.Ö. 750 - 400'de bizim
bilmediğimiz başka bir Hz. İsa mı yaşamakta idi? Yazar
Türkler'in Trabzon'a gelişlerinde yerli halk tarafından nasıl karşılandığına örnek
olarak; Of - Çoruk köyünde konuşulan “Rumca”daki “Oğuz” sözcüğünün
karşılığını gösteriyor.. Ona göre “Oğuz, toplum dışı, soğuk, yabani insan”
mış. Bugün dahi Çoruk Köyü'nde toplum dışı, soğuk ve kendisiyle konuşulamayan
kişiler için “ne Oğuz insan..” ifadesi kullanılırmış.. Bütün
bunlardan sonra Asan şu kesin hükme varıyor (68): “...
Demek ki Of'lular Oğuzlar'la pek de hoş olmayan bir şekilde karşılaşmışlar ve
onları sevmemişlerdir. Batılıların Türkleri “barbar” olarak
nitelindirmelerinin gerçekleri de bu değil midir?” Yine
burada Of - Çoruk'lu “rumca” konuşan yerli halk batılı ve medeni oluyor; Oğuz
da kaba, toplum dışı, vahşi bir doğulu.. Karadeniz
ve dolaylarına gelen ilk Türk boylarının Oğuzlar olduğu (69) ve Oğuzlar'dan
binlerce yıl önce gelen Turanî kavimler yok farzedildiğine göre bu sonucun
çıkması doğaldır.. Öyle ya yerli ezici çoğunluk M.Ö. 750'den itibaren bir
Elen ırkı olan Miletliler'di, onlar dağlardaki halkı bile hristiyan yapıp
Yunanlılaştırdılar ve “yerli” oldular.. Onlar yerli ise Miladî 1100’lerde
gelen Türkler elbet yabancı... Bütün
bu iyi niyetli (!) ve objektif (!) açıklamalara rağmen anlamakta zorluk
çektiğimiz şey ise şu: Yerli
halk (her kimse) nasıl olup ta ve neden Miletliler'i hoş karışladı da,
Türkler'e soğuk davrandı, benimsemedi? Ksenefon'a göre dağda hiç Elence
bilmeyenler de mi Türkler'i hoş karşılamadı? Peki
kendini Elen ırkından sayanların olaylara bu bakış açısı ve getirdikleri
yorumlar normal sayılıyorsa; neden bir Türk, Oğuz ve Çepni olarak benim
getirdiğim yorum ırkçı, peşin hükümlü ve taraflı kabul ediliyor? Tarihe
benim bakış açım mı “Tarihi tahrif'tir, yoksa Elenlerin'ki mi? Yazının
başında sorduğum soruyu bir kere daha tekrarlıyorum.. Doğru hangisi, gerçek
hangisi, masal ne? Türk
olduğumuza göre, devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti olduğuna göre tarihe
Türk gibi bakmak neden ayıp? Cumhurbaşkanlığı
danışmanı Bozkurt Güvenç te ne yazık ki ve ne hayrettir ki bu iflah olmaz
Elenofillerle aynı fikirde (70): “Yerleşik
tarımcılara saldırılarıyla ünlü fakat Türk olmadığı bilinen İskitler (Ya da
Sakalar) bu kültürü doğuya, Asya steplerine doğru yaymışlar. Tarihî açıdan
İskitler Türk değildi fakat Orta Asya Türklerinin biraz İskitli olması mümkün
gibidir”. Bu
çarpık hükmün, Ömer Asan'ın Hasan Umur'a atfen naklettiği ve biraz yukarıda
bahsettiğimiz yorumdan ne farkı vardır: “Binaenaleyh bugün Of'ta bulunan
halkın arasında eski Türkler'in torunlarının bulunduğuna şüphe edilemez”.. (Sakaların
Türklüğü için bakınız, 29 numaralı dip notu). Hayret
ettiğimiz bir başka şey de, böyle dünya görüşüne sahip olan Bozkurt Güvenç'in
(Peki ismini değiştirmeyi hiç düşünmedi mi?) nasıl olup ta Türkiye
Cumhurbaşkanı'na “Danışman” olabildiğidir.. (71). Bu
makale tümüyle Ömer Asan'ın kitabının çürütülmesine ayrılacak değildir. Tüm
elenofilleri temsilen sembolik olarak tipik fikirleri ele alınmış ve cevap
verilmiştir. Karadeniz'in
ilk yerli halkı ile ilgili tarihî gerçekleri de yazının başında incelediğimiz
ve isbat ettiğimiz için bundan böyle o ve onun türündekilerin safsatalarına
pek kulak asılmayacağı düşüncesindeyiz. Zaman
geçtikçe de tarihin tabiî seleksiyonu neticesi ve bütün direnmelerine rağmen
Asan, Güvenç, Akurgal, Özal, Belge, Eyüboğlu gibi seçkin mozaik ustalarının
türünün tükeneceğine inanıyoruz.. Zaman
en iyi ve tabii seçicidir. Onlar;
Kitsikis, Yerasimos, Andreadis (72), Lowry gibi haricî orkestra şeflerinin
değneğinin ucuna bakarak koro halinde ne kadar aksini iddia ederlerse
etsinler, Karadeniz'de Miladî 1997 yılı Mart ayı itibarıyla tek Rum
kalmamıştır. Karadeniz'in bütün köy ve şehirleri Türk şehirleridir. Konuşulan
dil de Türkçe'dir. Halk, Türk'tür. İzmir'in işgalini tel'in mitingi tertip
komitesine yerli rumların da alınması sebebiyle mitingin yapılamadığı (73);
Pontusçular'ın propagandaları neticesinde “Yunanlılar'ın Trabzon'u işgal
edeceklerine kanaat getiren bazı Trabzonluların derhal Pontos Rumları ile
yekdiğerini himaye edeceklerine dair söz almaya ve mütekabil ahd ve peyman
eylemeye kalkıştıkları” (74) devirler çok geride kalmıştır. Söz
“konuşulan dil”den açılmışken bir alt başlık açmamızda fayda var.. Yorgo
Andreadis bölgede bazı köylerde “Yerel rumca - Bizans Grekçesi” konuşulduğunu
yazıyor (75). Asan’ın
kitabına önsöz yazan Prof. Dr. Neoklis Sarris ise “pontos Elencesi- Rumcası”,
“Pontosca - Pontos Lehçesi”nden bahseder ve bu dilin oluşmasını MÖ IV’üncü
yüzyıla götürür. Sarris'e göre “Pontusca'nın ilginç özelliği diğer Elence'ye
(bugünkü Rumca'ya) nazaran daha arkaik (yani eski Yunanca'ya daha yakın)
sözcükler ve cümle kuruluşuna sadık kalmasıdır” (76), (Parantez içindeki
açıklamalar Sarris’e aittir. H.M.). Asan,
kitabı için bir dergide yazdığı tanıtma yazısında aynı konuda şunları
söylüyor: “Pontos
kültürünün en önemli ögesi de konuşulan, Eski Elence'nin Pontos diyaleği
olan, halkın rumca dediği dildir. Trabzon'da yaklaşık elli köyde konuşulmakta
olan bu dil yok olma sürecini yaşamaktadır. Pontos Kültürü adlı araştırmamın
başlangıç nedeni de bu yokolma tehlikesidir. Bugün yalnızca konuşma dili
olarak kullanılan Trabzon rumcasıyla ilgili ne yazık ki hiçbir akademik
çalışma yapılmamış.... Pontos kültürü bugün dört dille yaşamaya devam ediyor.
Türkçe, Rumca, Lâzca ve Ermenice'de eş anlamlı türkülerin aynı ritmle
söylendiğini duyabilirsiniz” (77). Zaten
Trabzon Rum Metropoliti Hrisantos da Paris Barış Konferansı'na katılan
ülkelere gönderdiği muhtırada; bölgede bazı yerlerde değişik bir Rumca
konuşulmasını iddialarına delil olarak göstermişti (78). Şimdi
Hrisantos dahil konunun en ateşli uzmanlarının bile ismi konusunda karar
vermekte bir türlü fikir birliğine varamadıkları bu dile hangi isimleri
verdiklerini bir kere daha ve ibret olması bakımından tekrarlayalım... Yerel
Rumca, Bizans
Grekçesi, Pontos
Elencesi, Pontos
Rumcası, Pontosça, Pontos
Lehçesi, Eski
Elencenin Pontos Diyaleği, Arkaik
Yunanca.. Peki
iddialarına göre “topu topu” elli köyde, ama aslında en fazla beş-altı köyde
konuşulmakta olan ve Asan’ın ifadesiyle “yok olma sürecine girmiş bulunan” bu
dil için bu kadar ısrar edilmesinin esas sebebi nedir acaba? “Dahili
ve Harici Elenler” bu dilin ipine sarılarak Karadeniz'de Rumlar'ın
bulunduğunu isbat ve bu mevcudiyeti bölge toprakları üzerinde hak iddia
etmelerinin tarihi sebebi olarak ilân etmeye pek meraklıdırlar. Bu
kadar sayfa yazı ve delillerle reddettiğimiz iddiaları için iki kısa özet
cevapla yetineceğiz: 1.
Karadeniz'te tek Rum yoktur. Kendilerine “Rum'muş” gibi davranılanlar belki
Osmanlı İmparatorluğu zamanında hristiyan olan dinlerini “zorla” müslümanlığa
çevirmişlerdir ama bu onların; a)
Daha önceden pagan Türk olmadıklarını, b)
Bizanslı sülâleler zamanında zorla hristiyanlaştırılmadıklarını, c)
M.S. 530'daki iskân ile bölgeye gelen hristiyan Bulgar Türkleri'nin veya
MS12'nci yüzyılda Gürcistan'da hristiyanlığı kabul eden 40.000 Kuman ailesinin
soyundan gelmediklerini isbata kâfi gelmez.. Bir
devir hristiyan olmaları Türklüklerine mâni değildir ki.. Yunanlılar
din motifini kullanarak, bölgedeki hristiyan eserlerinin kalıntılarını öne
sürerek bunları kullananların “rum” olduklarını iddia etmekte; bizi de aynı
ölçüyü kabule zorlamaktadırlar.. Dünyadaki
bütün hristiyanlar Rum'mudur ki, bölgede bulunduğu söylenenler de Rum olsun? Ve
Türkler sadece müslüman mıdırlar? 2.
En fazla 5 - 6 köyde konuşulan dil de Rumca değildir. a)
Rumca olsa, o köylüler Yunanistan'a gittiklerinde sadece bölgeden
göçedenlerle değil fakat bütün Yunanlılar'la anlaşabilirlerdi. b)
Yine o dil Rumca olsa bölgenin tarihi ile ilgili olarak Yunan devlet TV'si
tarafından çekilen belgesel (!)lerde “yunanca alt yazı”ya ihtiyaç bulunmazdı..
Demek ki Yunanlılar da o beş - altı köyde konuşulan dili anlamamaktadırlar.. Peki
o halde gerçek nedir? Dil
konusunda Mesut Çapa şöyle diyor: “Rum
adı altında Anadolu kıyılarında bulunanların hemen hepsinin, Selçuklular'dan
önce gelerek hristiyanlığı kabul etmiş Türkler oldukları da ileri
sürülmüştür. Bu görüşe göre hristiyan Türkler dil, ahlâk ve âdetlerini devam
ettirmişlerdir. Yalnız sahilde bulunan ve İstanbul'la sürekli işbirliği
içinde olan yerlerdeki halk biraz Rumca öğrenebilmiştir” (79). Çapa
devam ediyor: “Rumların
aslen Türk olduklarını, Hristiyan dininin kabul etmeleriyle ve kıyılardaki
Yunan kolonilerinin etkisiyle Rumlaştıklarını gösterin bu delillere
konuştukları dil de ekleniyordu. Köylü, hâttâ şehirli Rumlar yalnız Türkçe
konuşurlardı. Şehirlerde Rumca bilenler de, yabancı ve Rum okulları sayesinde
bu dili yeni öğrenmiş ve çocuklarına öğretmişlerdi” (80). Çapa'nın;
bölgedeki Yunanlılaştırma çabalarının Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar
gittiği konusuda enteresan bir tesbiti de var. 1912 Trabzon Belediye
Tabipliği'nde bulunan Giresun Mutasarrafı'nın, Maçka İlçesi'nin sağlık durumu
ile ilgili olarak yaptığı bir inceleme gezisinde bölgede adları Kosti, Petro,
Nikola olanların baba isimlerinin Ahmet, Ali, Veli olduğunu; Rum papaz ve
aydınlarının sistemli çalışmaları sonucu halkın cehaletinden de istifade ile
yüzde altmışa varan bir kitlenin irtidat'a doğru gittiklerini tesbit ettiğini
yazıyor.. (81). Türkdoğan
köylerdeki Rumca konuşmaları kültürel ilişkilere (Rum- Osmanlı tebası arasındaki
ticarî - ekonomik - sosyal yaklaşımlar) bağlıyor ve “bunun ötesinde 12 ve
13’ncü yüzyıldan beri bölgeye hâkim olan şamanist- Pagan Türk oymak ve
boylarının sömürgeci Bizans etkisi sonucu ihtida sürecine tâbi kılınmaları,
daha sonraları da gerçek kimliklerine dönüşmeleri gibi çift kimlikleşme
önemli bir etken olarak düşünülebilir” diyor (82). Konu
hakkında en doğru ve kapsamlı tesbite ise Trabzon Türk Ocağı’nın 1926
yılındaki irşat faaliyetleri ile ilgili bir raporda rastlıyoruz. Ocağın İrşat
Heyeti'nin Trabzon Vilâyeti Merkezi'ne tâbi köyleri gezmesinden sonra kaleme
alınan raporun bir bölümü şöyle: “Çok
temiz ve çok zeki Türkler'den başka bir şey olmayan Of’lularda iki milletin
(Arap ve Rumlar'ın) çok derin hars intibaları yaşamaktadır. Arap harsı din
yoluyla halkın ruhuna girmiş ve onu dünyadan, hayattan, hakikatten çekerek
evham-ı iptilâ ile sımsıkı kenetlemiş, 90 tane medrese tam altı asırdan fazla
bir müddet müthiş bir faaliyetle biçare Of Türkü’nün dilini Arapça’ya
alıştırmış, Türkçesini köreltmiş, millî duygudan eser bırakmamıştır. Osmanlı
İdaresi’nin kendine mahsus lakayıtlığı içinde Of halkı harplerde,
şekavetlerde ezilirken aralarına sokulmuş olan rumlar memleketin ticaretine,
ziraatine hakim bir vaziyet almışlar ve Of’lu iktisadî mecburiyetler
karşısında temiz Türkçesine Rumca karıştırmış, nihayet hiç Türkçe bilmeyen
dağlı Türk aileleri türemiştir. İşte Of millî noktadan bu facir içindedir.
Trabzon’da şimdiye kadar teşekkül etmiş hiçbir cemiyet onun bu derdini
duymamış, Yunan’ın pis harsını o temiz yurt parçasından süpürüp atmaya
teşebbüs etmemiştir” (83). Dil
meselesini böyle hallettikten sonra istismar edilen diğer konulara
geçebiliriz. Yemek,
müzik ve folklordan bahsediyorum.. Aslında
bütün bunların çok basit bir izah şekli var ama nedense bilerek gözardı
ediliyor veya gözden kaçırılıyor. Dolma'nın
dolmasis, musakka'nın musakkas haline gelmesi; rembetiko'nun bizim Ege
kıyılarından duygular çağrıştırması; buzuki'nin kemençe'ye benzemesi son
derece tabiîdir ve bir gıpta hissinin sonucudur. Yüzyıllar
boyu, kendinden nüfusça en az on misli fazla bir kitlenin ezici hakimiyeti
altında kalmış olan Yunanlı tabiî ki, hâkim otoritenin yaşayış şekline,
zevkleri ve müziğine özenecektir. Ona gıpta edecek, onun gibi olmak ve ona
benzemek isteyecek, onu taklit edecektir. Dolmasını alıp dolmasis diyecektir,
halkoyununu ona benzetecektir, çalgılarını kopya edecektir. Türkdoğan
Hoca’nın deyişiyle bizim; Greko - Latin kültürünün ağzı açık “hayran
çelebilerinin” çok ilgisini çekecek bir örnek vermek istiyorum. 80'li
yıllarda bir gün, o zaman görev yaptığım Edirne'de Belediye'nin önünden
geçerken park etmiş iki Yunan otobüsü gördüm. O yıllarda sınırın hemen öte
tarafındaki Yunanlılar, Türk tarafı çok daha ucuz olduğu için alış-verişe
Edirne’ye gelirlerdi. Yolcularının
dönüşünü bekleyen şoför ve muavinlerinin kendi aralarında Türkçe
konuştuklarını duyunca Batı Trakya Türkü zannederek yanlarına yaklaştım ve
sohbete başladım.. İlk cümlelerde de tabii büyük bir hayal kırıklığına
uğradım.. Çünkü muhatablarım Yunanlı idi. O halde neden Türkçe konuştuklarını
sorduğumda ise aldığım cevap hayli enteresandı. “Bizim orda” demişlerdi
“Herkes Türkçe bilir..” Şaşırmıştım.
Karşımdakiler 20 - 25 yaşlarında kimselerdi, Yunanlı idiler ve Türkçe
konuşuyorlardı.. Ama bizim Doğu Trakya’da o yaşta olup ta Yunanca bilen kimse
yoktu.. Sınırın
karşı tarafında yaşadıkları ve Yunan asıllı oldukları halde insanları Türkçe
konuşmaya zorlayan şey “Kültür Hâkimiyeti” idi. Tıpkı,
İngilizce’nin uluslararası dil olması gibi.. Demek
ki Türk Kültürü de Balkanlarda herşeye rağmen “Hâkim Kültür” idi. Trakya’da
bulunduğum seneler bunun çok çeşitli örneklerini defalarca görmüş ve
yaşamıştım. Gerçek
“tek”tir.. Takacağımız isim taraf olduğumuz yere göre, kendimizi ait
hissettiğimiz topluluğa göre değişir. Kendinizi
Elen ırkına ait hissediyorsanız yemeğin adı elbet “musakkas”tır. Türk iseniz
musakka.. Elen iseniz Drahana çorbası içersiniz, Türk iseniz Tarhana. Peki
hangisi asıl, taklit eden hangisi? Burada
tabiî olan durum yöneten ve sayıca çok olanın tesiri altında kalınmış olma
keyfiyetidir. Yani az olan ve hâkim otorite tarafından yüzyıllarca
"yönetilen" Elenler Türkçe'nin, Türk örf ve adetlerinin tesiri
altında kalmış-lardır. Aksini
iddia etmek bilimsellikle bağdaşmaz ve arabayı atın önüne koşmak demektir..
Tarihe at gözlüğü ile bakanlar ve tarihi asıl tahrif edenler işte bu
ikincilerdir. Bu
bahsi, Karadeniz’de hep adet olduğu üzere "kemençe" ile bitirelim. Ağzı
açık hayran çelebiler kemençenin bir rum çalgısı olduğunu ileri sürerler.. Meraklıları,
Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in “Türk Kültür Tarihine Giriş” adlı eserinin 9’uncu
cildinde millî çalgımız Kopuz’un hangi bölgelerde Kemençe olarak tanındığını
ve Kemençenin ne kadar eski zamandan beri bir Türk çalgısı, sazı olduğunu
teferruatı ile bulabilirler. Biz
daha aktüel bir örnek vermek istiyoruz. ATLAS
Dergisi’nin son sayısında (84) Özbekistan’daki Hive şehrine yapılan bir
gezinin yazı ve fotoğrafları yayınlandı. 61’nci sayfadaki 7 numaralı
fotoğrafın alt yazısı aynen şöyle: “Hiva’da düğünlere müzik ve hareket katan,
egzotik Orta Asya folk müziğini icra eden orkestrada akordeon ve klarnetin
yanısıra Kemençe adını verdikleri telli saz da bulunuyor..” Ben
Türkdoğan Hoca kadar nazik olamayacağım; zira ağzı açık ayran budalası
Elenofillerin şimdi çıkıp bana Yunan çalgısı (!) kemençenin, kavimlerin tabii
akıntı yönü olan doğu - batı istikametini nasıl olup ta tersine çevirerek
batıdan doğuya hem de Yunanlılar'ın en son göründüğü yer olan Gürcistan'dan
da öteye gidebildiğini bir güzel izah etmeleri gerekiyor. Ne
buyuruldu acaba? Ben
eteklikli askerli Elen ırkının at ile Türkler kadar haşır neşir olduğunu pek
tahmin etmiyorum da.. Sözün
burasında amatör bir buluşun ilmî patent hakkını almak istiyorum. Orhan
Türkdoğan H.Z. Koşay’a atfen "Avrupa Hunları'nın 5’nci yüzyılda başıboş
kaldıklarını, bakiyelerinin de günümüzde BASK’lar olarak karşımıza çıktığı
hususunda bazı ciddî görüşlere tanık olmaktayız. Bask’ların Asyatik bir
topluluk -İskit ve Hunlar'la- bağlantıları bulunduğu ileri sürülmektedir.
H.Z. Koşay’a göre günümüzde Fransa ve İspanya’da yaşayan Bask dilinin menşei
sorusu hala çözülememiştir. Ona şeytan dili olarak bakılmış yahut paleolotik
çağdan kalan insanların dili olarak defter kapatılmıştır. Oysa, Bask dili
gözden geçirildiğinde Türkçeye çok yakın olduğu gözlenmektedir" diyor
(85). Aynı
makalede biraz daha ilerde Rasonyi’ye atfen Erdel yer adları üzerinde yapılan
araştırmalara dayanılarak Brasso ve Barca gibi kentlerin Peçenek yer adları
ile irtibatlandırıldığı ifade edilmektedir.. Geliyoruz
benim patent dilekçeme.. Bask
bölgesinin meşhur futbol takımı Barcelona’ya taraftarları “BARÇA” diye
tanımlarlar.. Halbuki Erdel’deki Barça’nın da Peçenekçe olduğunu ileri
sürdük.. Peki
Giresun Merkez İlçe'ye bağlı bir köyün adının da “BARÇA” olduğunu biliyor
muydunuz? Alın
size bölgede M.Ö.’ki yıllardan, M.S. 1997’ye kalmış ve Elenler'den daha eski
bir Peçenek izi.. Dil bilimcilere bu meseleyi inceleme görevini büyük bir
zevkle verebilirim.. Tabii malûm münafıklar daha erken davranıp Barça’nın
Yunanca filân kelimeden bozma falan olduğunu isbat etmezlerse.. Yeri
gelmişken yer adları ile ilgili iki küçük “suçüstü” zaptım olacak. Asan
diyor ki “Efksinos Pontos (Pontos Evkseinos) Karadeniz’in bildiğimiz en eski
adıdır. Efksinos; mutluluk veren, dost ve konuksever anlamına, Pontos ise
deniz anlamına gelir. Bu adı denizimize eski Yunanlılar vermiştir. Dost
deniz, Mutluluk veren deniz, Konuksever deniz, hangisi işinize gelirse.. Peki
ne oldu da denizimiz birden Karadeniz oldu? Yoksa her yerde olduğu gibi
Yunanlıların inadına (onların ak dediğine biz kara deriz, bazen de tersi
olur) bir iş mi yaptık?” (86). Halbuki
Pontos adı Yunanlılar'a ait bir kavram olmakla beraber Karadeniz'e verilmiş
ilk isimlendirme değildir. Karadeniz'in ilk adı AHŞAENA olup, koyu karanlık
anlamına geliyordu. Ve eski İran yahut İskit dillerine ait idi” (87). İkinci
“Suçüstü duyuru”su Trabzon’un adı ile ilgili. Trabzon
Belediyesi ve Vilâyeti’nin çıkardıkları dahil bütün yayınlarda Trabzon’un
Yunanca Trapezus’dan geldiği ifade edilir. Bu tür bir aidiyet de genel olarak
kabul görür. Trabzon’un yine eski adlarından “Tibarende” ise hiç söz konusu
edilmez.. Kimbilir belki bölgenin ilk sakinlerinden Turanî Tibarenler'e ait
olduğu için böyle davranılır.. Trapezus Elence öyleyse iyi, Tibarende Turanî
öyle ise kötü.. İşte
bu makale aslında bir çifte standartı, ilim adına işlenen bu büyük
cinayetleri malûm zevatın yüzüne vurmak için kaleme alınmıştır. ------------------------------------------------------- 59. Lowry.
age. Sayfa 177. 60. Türk
Edebiyatı Dergisi. Sayı 279. Sayfa 85. 61. Asan.
age. Sayfa 24 (Romen rakkamı). 62. Asan.
age. Sayfa 19 (Romen rakkamı). 63. Asan.
age. Sayfa 7 ve 8. 64. Asan.
age. Sayfa 8. 65. Asan.
age. Sayfa 8. 66. Asan.
age. Sayfa 10. 67. Asan.
age. Sayfa 26. 68. Asan.
age. Sayfa 31. 69. Asan.
age. Sayfa 31. 70. Bozkurt
Güvenç. Türk Kimliği. Sayfa 93. 71. Bozkurt
Güvenç’in çarpık tezine indirilen muhteşem bir ilmî şamar için bakınız.
Nevzat KÖSOĞLU. TÜRK YURDU. 72. Yorgo
Andreadis. Neden Kardeşim Hüsnü? İletişim Yayınları. 73. Gazi
Mustafa Kemal. Nutuk. Cilt 1. Sayfa 28. 74. Kazım
Karabekir. İstiklâl Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkânı. Sayfa
342. 75. Andreadis.
age. Sayfa 10. 76. Asan.
age. Sayfa 16 (Romen rakkamı). 77. Radikal
Gazetesi Pazar Eki. Sayı 3. Sayfa 26. Pontos Kültürü. 78. Sonyel.
Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika. Cilt 1. Sayfa 40. 79. Mesut
Çapa. Pontus Meselesi. Sayfa 17. 80. Çapa.
age. Sayfa 18. 81. Çapa.
age. Sayfa 18. 82. Türkdoğan.
age. Sayfa 23 83. Karaer.
age. Sayfa 156. 84. Atlas
Dergisi. Ocak 1977. Sayfa 61. 85. Türkdoğan.
age. Sayfa 11. 86. Asan.
age. Sayfa 7. 87. Türkdoğan.
age. Sayfa 17. |
|
|
Araştırmanın Devamı Olan Diğer Bölümler: |