|
SONUÇ |
Hüseyin MÜMTAZ |
|
|
Peki
bütün bunlardan sonra Yunanlılarla; birtakım çevrelerin ısrarları ve bıkıp
usanmadan çabaladıkları gibi dost olmamız mümkün müdür? Aslında
bu Yunanlılar'ın problemidir ve problem de Yunanlı'nın zihninde, beyninde,
düşünce yapısındadır. Türkiye
ekonomik, siyasî, askerî ve politik potansiyeli ile; en zorlu probleminin
Yunanistan olamayacağı kadar büyük bir ülkedir. Yunanistan probleminin
Türkiye'nin ufkunu daraltmasına, duyularını köreltmesine müsaade
edilmemelidir. Türkiye
Yunanistan'dan daha büyük birkaç meseleyle aynı anda uğraşmak, başa çıkmak ve
onları çözmek mecburiyetindedir. Buna
tarihî, ahdî, hukukî mecburiyetleri vardır. Fakat
Türkiye’nin yok farzedemeyeceği bir mecburiyeti de bu huysuz ve geçimsiz
komşu ile yaşamak zorunda olmasıdır. Biz
Türkiye'nin tek probleminin Yunanistan olmaması lâzım geldiğini söyledik.
Fakat bu ne yazık ki tek taraflı bir mukavele ve tek taraflı bir irade
beyanıdır. Çünkü Yunanistan'ın tek problemi Türkiye'dir. Türkiye;
Yunanistan’ın varlık sebebidir. Tarihin her devrinde hep Türkiye'yi hedef
göstererek müttefiklerine şantaj yapmış; onların görünürde batılı ama aslında
hristiyan hislerini istismar ederek Türkiye aleyhine cepheler teşkil
etmiştir. İç politikada da yine her dara düşüldüğü zaman Türkiye düşmanlığı,
toparlayıcı, birleştirici ve problemleri bir süre için rafa kaldırıcı bir
faktör haline getirilmiştir. Bırakın
devlet organlarını fakat Yunanlı her fert bile kültür seviyesi ve toplumdaki
statüsü ne olursa olsun, iğne ile kuyu kazar gibi bu amaca hizmet için bıkıp
usanmadan elinden gelen herşeyi yapmaktadır. İnanılmaz
bir çaba ile tarihî ve sosyal gerçekleri alt - üst etmekte, kendileri
inanmakta, Batılıları inandırmakta ve maalesef Türkiye’deki bir takım
grupları da inandırabilmektedirler.. Neticede
meselâ bir ilçenin kaymakamı bile neredeyse hac gibi kutsal bir maksatla(!)
bölgeye gelen Yunanlıları silâh atarak karşılayabilmektedir (88). Türkiye’nin
Kızıl Elma’sı Tuna’nın doğduğu yerlerde yahut Kaf Dağı’nın, Hazar’ın ardında
bir yerlerdedir fakat Yunanistan'ın Kızıl Elması Türkiye’dedir. Yunanlı’nın
beyninde Türkiye saplantısı, onun hayatiyetini temin eden bir gıda gibi
durdukça dost olmamız mümkün değildir. En
azından 1071'den beri bizim bütün bayramlarımız onların yas günüdür. 1453'ü
biz kutlarız, onlar yasını tutarlar. 19
Mayıs 1919 onlar için “Esaret Altındaki Vatanları Kurtarma Günü”dür. İzmir'le
beraber Batı Anadolu’daki bütün illerimiz Yunan işgalinden kurtuluşlarını
kutlarlar. Aynı günler Yunanlıların mağlubiyetlerini yasla andıkları
günlerdir. Sakarya
ve Dumlupınar zafer tâcımızdır, onların ise bir daha asla görmek
istemedikleri kâbusları.. Onun
için Birleşmiş Milletler'de, NATO'da, Avrupa Topluluğu'nda ve uluslararası
bütün kuruluşlarda hep Türkiye aleyhine düzenler, komplolar, engellemeler
içindedirler. Bizim
müstemleke aydınlarımızın ise bu haricî komploların farkında oldukları pek
söylenemez.. Monşer bürokratlarımız için Rum; çocukluk yıllarında
Ortaköy’deki iki katlı evin yanında komşu evde oturan Yorgo’nun kızı
Marulla’dır. Yazar, çizer ve sanatçı takımımız için ise ya yine ortaokul
günlerinin Aliki'si yahut gençlik çağlarında Kalamış’ta Todori'nin
meyhanesinde gözlerine bakılarak uzo içilen Sofia'dır. Onlar;
Marulla, Aliki, Todori yahut Sofia’nın gönlündeki mavi-beyaz, haçlı, dokuz
şeritli bayrakta bulunan şeritlerin sayısının neden “dokuz” olduğunu da asla
merak etme zahmetine katlanmazlar.. (89). Varlık
sebepleri bu derece Türkiye düşmanlığı olan bu devlet ve onun fertleriyle
dostluk ne ham bir hayaldir!.. Yunanistan’ın
Kızıl Elma’sı Türkiye’dedir dedik.. Peki Türkiye’nin neresidir bu Kızıl daha
doğrusu Mavi - Beyaz elma? Nihayet
böylece yazının başlığındaki iddialı tesbite getirebiliyoruz sözü.. Karadeniz... Yunanlı’nın
millî hedefi Karadeniz’dir. Peki,
o halde neden Karadeniz? 1071’den
beri Anadolu’nun Malazgirt’e kadar olan her köşesi Yunanlılar için bir “arz-ı
Mev’ud” (Vaadedilmiş toprak)tur, her tarafı aziz ve vazgeçilmezdir. Sanki
bütün Anadolu babalarından miras kalmış tapulu mülkleridir. Öyle
olmadığını, Anadolu’ya Elenler'den önce Turaniler'in sahib olmuş bulunduğunu
yukarıda inceledik.. Peki
Karadeniz’i bütün Anadolu toprakları içinde sembol hâle getiren faktör nedir?
Neden ille de Karadeniz’e iflâh olmaz bir karasevda ile bağlıdırlar? 1.
Coğrafi olarak Karadeniz Elen ırkının fiziken gidebildiği en son nokta idi.
Mitolojik hayalleri bile son olarak Karadeniz kıyısındaki Kafkas (Kaf)
dağlarına ulaşabilmiştir. 2.
Karadeniz yine coğrafi olarak Elen Sömürge idaresinin varlığını devam
ettirebildiği en son nokta idi. 3.
Tarihi olarak ta Elen Sömürge idaresinin Türkler'e direndiği ve en son teslim
olduğu bölge Karadeniz’dir. 4.
Trabzon ise Elen ırkının en son ulaştığı ve en fazla kaldığı yerdir. 5.
“İstanbul düştükten sonra Bizans İmparatorluğu (hükümranlığı) sekiz yıl
Trabzon’da devam etmiştir. Trabzon bir efsanedir. Düştükten yıllar sonra bile
İngiliz şairler onu yazmışlar ve Trabzon tıpkı Venedik ve Truva gibi bir
masal şehri olup çıkmıştır” (90). Gerçekten
son düşen Rum - Ortodoks kale Karadeniz’dir. İstanbul Mayıs 1453’te
fethedilmiştir, Enez 1453 sonu, Ege Adaları ve Rodos 1545’te Mora 1458 ve
1460’da düşmüş, 1460’da Elen ırkının “kalpgâhı” Mora Prenslikleri ilga
edilerek Paleologos Hanedanı’na son verilmiştir. Fakat
bütün bunlar olurken yani İstanbul bile düşmüşken en doğuda ırkın
hakimiyetinin son temsilcisi bulunuyor, Bizans Kartallı son bayrak Trabzon’da
dalgalanıyordu.. Büyük bir umuttu.. Bu son ışık sönmezse; sönmeden, şavkı
İstanbul, Ege ve Mora’yı pekâlâ tekrar aydınlatabilirdi. Aydınlatmalıydı.. Şimdi
1997’nin Yunanlısı; devleti, resmi ve özel kuruluşları ve fertleri ile bunun
nedenlerini araştırmakta, Karadeniz’e büyük ilgi duymakta, orada olan herşeyi
büyük bir alâka ile takibetmektedir. Öyle
ya, neden Elen ırkı’nın beşiği olan İstanbul ve Mora teslim olduktan yıllar
sonra Karadeniz kalabilmiştir? Nasıl ve neden kalmıştır? Karadeniz’in
bu sihirli gücü nereden geliyordu? Karadeniz
Yunanlılar için, Anadolu’da yeniden doğuşun sebebi ve başlangıç noktası
olabilir miydi? İşte
onun için Türk devleti ve fertleri de bu konuda son derece şuurlu
davranmalıdır.. En ufak müsamaha, lâkayt bir tavır giderilemeyecek zararların
başlangıcı olabilir ve hiçbir şekilde hoş görülemez.. Burunlar
Karadeniz’de kırılmalıdır.. Ümitleri söndürülmelidir. Karadenizde kırılacak
ümitler, İstanbul’u, Trakya’yı, Ege Adaları ve Kıbrıs’ı da kurtaracak;
Yunanlı’nın Mora’ya sığınmasını, Mora ile yetinmeyi öğrenmesini
sağlayacaktır. Arkeolojik
kazı yapar gibi gelip her sene bölgede rum, rumca, kilise, manastır, ev,
çeşme aramalarının önüne bir şekilde geçilmelidir. Bu aldatmacaya turizm gibi
masum bir kılıf içinde bile olsa aldanmamalıdır. Turistik
amaçlı gezilere bilhassa dikkat edilmelidir. Çünkü bunların hristiyan amaçlı
dinî ve politik gezilere kolaylıkla dönüşebildiği, yaşanmış vakalardır (91). Burada
sözü tekrar Trabzon’un Fethi’ne getirmek istiyoruz.. Trabzonlu
bazı dostlar şaşılacak bir şekilde kendilerini Karadeniz’in bütününden farklı
saymakta ve en büyük yanılgıya da işte bu tavırla düşmektedirler. Bu
dostlara göre Trabzon bölgenin merkezidir, İstanbul’un rakibidir ve
Karadeniz, Trabzon’un fethiyle İslâmlaşmış ve Türkleşmiştir. Trabzon’un
bölgenin siyasî, sosyal ve ekonomik merkezi olduğu doğrudur da İstanbul’la
yarışması keyfiyeti subjektiftir ve Karadeniz’in; Trabzon’un 1461’de fethi
neticesi Türkleştiği ise külliyen bir “yanılsama”dır. Çünkü; 1.
Trabzon’da 1461’den çok önce de Türkler vardı, M.Ö. binlerce yıldan beri
Karadeniz’in sakinleri Turanî ırka mensup insanlardır. 2.
1461’de bile sömürgeci Rum - Elen İmparatorluk Hanedanı’nın sahip olduğu
yerler sadece sahildeki koloni şehirleri idi. Hükümranlıkları sadece ve şehir
idareci ve bürokratları ile onların muhafazasına memur askerlerin gece sığındıkları
yüksek duvarlı kalelerle sınırlı idi. Surların hemen dışı; taşra yani köyler,
yaylalar, dağlar ve ormanlar Türk hem de müslüman Türk idi.. Bu
açıdan bakınca 1461’de son Ortodoks - Rum kalenin de fethi ile (Trabzon)
Karadeniz’in Türkleşmesi tamamlanmıştır. Yani
Trabzon’un fethi; bölgenin Türkleşmesinin başlangıcı değil, bitimidir. Çünkü
fetih oradan başlayıp bölgeye yayılmamış, bölgeden oraya odaklanıp nihayete
ermiştir. Söz
fetihten açılmışken iki önemli konuyu daha gündeme getirmekte fayda görüyoruz... 1.
Fethin Tarihi; Fethin
1461’de gerçekleştirildiği kesindir de, günü ve ayı üzerinde çelişkiler
vardır ve maalesef fetih her sene yanlış tarihte kutlamaktadır. İtibar
ettiğimiz kaynaklar (92), (93), (94), (95), (96), (97), (98) fethin 15
Ağustos 1461’de gerçekleştiğini ileri sürerken; Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal
ve Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’ın, fethi; Venedik Elçisinin kendi
Cumhuriyetine bildirdiği 26 Ekim 1461 tarihli mektubuna dayandırmaları ile
kutlama günü 1964’ten beri Ekim’in 26’sı olarak ve bizce yanlış zamanda
kutlanmaktadır (99). Çünkü
26 Ekim, fethin değil, Venedik elçisinin mektubunun tarihidir. Fetih
Ordusu’nun İstanbul’dan hareketinden itibaren yürüyüş güzergâhını, donanmanın
Sinop’tan gelişini ve Fatih’in Erzincan’dan hareketle Bulgar Dağı’nı (Zigana)
geçişini son derece titiz bir şekilde inceleyen Bostan 15 Ağustos tarihinin
doğruluğunda Israr etmektedir (100). Kanaatimizce
fethin Ağustos’ta değil de Ekim’de kutlanması keyfiyeti; törenlerin,
okulların da açık bulunduğu bir tarihte kalabalık bir katılımla yapılması
endişesiyle kabul edilmiş yanlış ve mahallî bir tercihtir. 2.
Fethin tarihinden ve bölgenin Türkleşmesinin başlangıcı olduğundan sonraki
ikinci felsefî itirazımız; çağımızda kabul görmekte olan fetih mantığınadır. Fethe,
Fatih’in kastından gayrî bir mantık yüklenmeye, giydirilmeye çalışılmaktadır. Trabzon’un
her sene 26 Ekim’de (1461) Fethi, 24 Şubat’ta da (1918) Kurtuluş’u kutlanır. İkisinden
biri yanlıştır.. 1461’de fethettiysek, 1918'de neyin kurtuluşunu kutluyoruz? Demek
ki tarihin geniş perspektifi içinde “Son Fetih” sübjektif olabiliyormuş..
Demek ki nasıl biz 1461’de Trabzon’u Pontus Rum İmparatorundan teslim
aldıysak aynı şekilde 18 Nisan 1916’da da Ruslar bizden teslim almışlar..
Yani bir anlamda onlar “fetih” ettiler. 24
şubat 1918’de şehrin Pontuslu Rum ve Ermeni çetelerinden geri alınması bizce
son Fetih’tir.. Yani adına neden Kurtuluş dediğimizi bilmiyorum ama ilelebet
Türk kalması dileği ile kaydediyorum, son fetih 24 şubat 1918’dir. Buna
Kurtuluş diyorsak 1461’deki de “Kurtuluş”tu.. Ülke Pontus hanedanı tarafından
işgal edilmişti ve yerli halk Turanî idi. Mantığı
tekrar edelim.. Bizce ilk fetih ve son kurtuluş kutlanmalıdır. Trabzon’un
Türkler tarafından ilk fethi 1072 yılındadır. Son
kurtuluş ta 1918.. Son kurtuluş’un değişebileceğini gördük fakat ilk fetih
tarihe basılan mühürdür, değişmez.. O
halde neden fethin 1461’de olduğundan bahsedilmekte ve bunda ısrar
edilmektedir? İşte
tam bu noktada dönüyoruz bazı Trabzon’lu dostların içine düştükleri,
kendilerini iflâh olmaz bir şekilde İstanbul ile mukayese kompleksine.. İstanbul’u
Fatih fethederek çağ açmıştı o halde Trabzon’un da Fatih tarafından fethi bir
çağın başlangıcı olmalıydı.. En azından Karadeniz’in Türkleşmesi ve
İslâmlaşması Çağı’nın.. Ve Trabzon mutlaka Fatih tarafından fethedilmeliydi.. Bu
düşünce örgüsü bizi Yunanlı’nın istediği sistematiğe götürmektedir. İstanbul
ile Trabzon arasında bağ kurmak ise daha yukarıda gördüğümüz gibi herşeyden
önce Yunanlı’nın işine gelmektedir. Halbuki
1453, İstanbul’un ilk fethi olduğu için kutlanmalıdır.. Son değil. Çünkü
Türkler daha önce İstanbul’u fethetmemişti ama Trabzon 1072’de Türklerin
olmuştu. İşe
ancak bu açıdan bakınca Trabzon’un İstanbul’a bir üstünlüğünü (daha önce Türk
olmak) farketmiş oluruz. 1461
Fethi’nin kutlanmasını teşvik eden bir diğer grup ta meselenin dinî yönünün
öne çıkarılmasından fayda uman aşırı dinci gruptur. Çok
ısrar ediyorlarsa iddialarını, fethin henüz tamamlanmadığını söyleyerek
kolayca çürütebiliriz. Öyle ya, fetih tamamlanmış olsaydı Fatih’in
Vakfiyesine uyulup camilerde halen en ufak bir güçlükle karışlaşmadan namaz
kılınabiliyor olmaz mıydı? (101). 18
Nisan 1916 - 24 şubat 1918 arasındaki Rus işgalinde (18 Aralık 1917 Erzincan
Antlaşması'yla Rus kuvvetleri çekilmiş, Karadeniz’de meydan Pontus Rum
çetecileriyle Ermeni çetelerine kalmıştı) Rumlar hemen milli haklarını geri
almak yolunda faaliyetlere başlamışlar, “Rum İttihad-ı Millî” Cemiyeti’nin faaliyetlerini
hızlandırmışlar, Ruslar’dan da bu konuda azâmi yardım görmüşlerdi. Camiye
çevrilmiş olan yedi eski kilisede namaz kılınması yasaklanmış ve Rumlara iade
edilmişti (102). Rus
işgali esnasında normal karışlanabilecek olan bu durumun 1997’de devamı nasıl
izah edilebilir? 1997’de
bile, fetihle beraber camiye çevrilmiş olan kilisede namaz kılınamıyorsa
Trabzon’da, milli hakimiyetin varlığından ve Trabzon’un fethedilmiş
olduğundan bahsedilebilinir mi? (103). Bu
bahsi kapatmadan “Kurtuluş” kavramının üzerinde; işin kolayına kaçmadan,
biraz daha dikkatle ve başka yönlerine de dikkat edilerek düşünülmesi
icabettiği kanaatindeyim. Bizde
il ve ilçelerin “Kurtuluş”u, ortaoyunu seviyesini aşmayan ve çoğu zaman rol
alanlara, düzenleyenlere ve seyredenlere angarya gelen müsamereler şeklinde
düşünülür.. Bu haliyle zannederim dünyanın en uzun süre sahnede kalan ve
binlerce kere sahnelenen oyunu ödülüne de lâyıktır bu müsamere.. Siyahlara
bürünmüş, el ve ayakları zincirli bir genç kız; kalpaklı, takma bıyıklı, sütçü
beygirine binmiş bir milis tarafından kurtarılır, zincirleri çözülen kızın
siyah çarşafları altından ay-yıldızlı bayrak çıkar, meydan alkıştan inler ve
perde... Ve
büyük bir ihtimalle de ne öğrenciler, ne de meydanı dolduran halk ve hâttâ
yöneticilerin büyük çoğunluğu kimden, nasıl, ne zaman kurtulduğunu
biliyorlardır beldelerinin.. Ben
“Kurtuluş”un fazla gösterişli törenlerle kutlanmasına pek hevesli, iştahlı ve
meraklı değilim.. Çünkü Kurtuluş, fazla öğünülecek birşey değildir.
Kurtuluş’u kutlamak; belli bir zaman aralığında ve belli şartların zuhurunda
ülkenin yabancı güçler tarafından işgal edildiğinin ikrar ve itirafı
demektir. işgali önleyemediğimizi, yabancı güçlerin bizden güçlü olduğunu, şu
veya bu sebeple direnemediğimizi kabul etmek demektir. İşgale
uğramış vatan parçasını işgalden sonra kurtarmak ise “vazife”dir, boyun
borcudur, bir ayıbın temizlenmesidir, millî bir kan davasıdır. Bunun için
teşekkür, tebrik ve kutlama beklenmez. Kurtuluş’u
pek gösterişli törenlerle kutlarsak; eski işgalciye bir zamanlar oralara
gelebildiğini, belli bir süre hâkim olabildiğini hatırlatmış da oluruz. O
zaman ve tahrik karşısında “Eskiden pekâlâ olmuştu. O halde şimdi niye olmasın?”
şeklinde düşünmeye de kalkabilecektir. Öyleyse
Kurtuluş Günü törenleri en ufak bir kıymet-î harbiyesi bulunmayan sıradan
müsamerelerdense; sebep - sonuç ilişkisi kurmamıza yardım edecek
araştırmalarla değerlendirilmelidir. Neden işgale uğranılmıştır, ülkenin o an
içinde bulunduğu ekonomik, siyasî ve askeri yapı, olumsuzluklar nelerdi?
işgale uğrayan bölgenin sosyal yapısı ve dokusu, halkın tutumu neydi? Neden
direnilememişti? Gelecekte aynı duruma düşmemek için neler yapılmalıdır? Bütün
bunlar yapılırken de anma, “Filân gün düşman işgalinden kurtulduk” gibi
beylik ve belirsiz kelimelerle gerçekleştirilmemelidir. Düşmanın
da adı konulmalıdır. İşgalcinin kim olduğu ismen belirtilmelidir. Trabzon’un
eski Belediye Başkanlarından biri “1918’de Ruslardan kurtulduğumuzu şimdi
tekrarlamanın anlamı yok.. Çok sıkı ticarî ilişkilerimiz var. Turistleri
kaçırırız sonra” diyordu.. O
Belediye Başkanı’nın kişisel hafızası kaç gün geriye gidebiliyordu bilemem
ama binlerce yıllık millî hafızanın yeni nesillere aktarılması gerektiğine
inanıyorum. Türk
çocuğu Söğüt’te Ertuğrul Gazi’nin türbesindeki kurşun izlerinin, Medine’de
kutsal şehri hristiyanlara karış korurken uğradığı ihanetin, Edirne Selimiye
kubbesindeki gülle deliğinin müsebbiplerini öğrenmelidir. Zonguldak’ı
Fransız, Kars - Ardahan’ı Rus nasıl işgal etmiştir, diğer iki il
kurtarılırken Batum neden ve hangi şartlarla bırakılmıştır, Trabzon ve
Rize’yi işgal eden Rus iken neden Ermeni ve Rum çetelerinden kurtarılmıştır;
gelecek nesiller bütün bunları öğrenmelidir. Öğrenmeli
ve kiminle dost olacağını yahut neden olamayacağını bilmelidir. Düşmanını
bilmelidir. .... Bölgenin
etnik yapısı ve halihazır sosyal statüsü için biz “Hepsi Türktür” yaklaşımını
benimsiyor, isbat ve kabul ediyoruz. Mozaik Muhabbetini tercih edenlerin
bilmem kaç haneli azınlık - alt kültür- kültür zenginliği edebiyatlarına da
hiçbir şekilde rağbet etmiyoruz. Yunanlıların,
Yunan mitoloji ve medeniyetini batı medeniyetinin temeli kabul eden
Batılıların ve içimizdeki Elen düşkünü kompleks sahibi entel-lektüellerin
bölgeye bu konudaki bakış açısı ise daha yukarıda incelediğimiz gibi en veciz
(!) şekilde Lowry’nin mahut kitabının son paragrafında ifade edilmektedir: “Bu
çalışma boyunca eldeki Tahrir Defterleri'ne dayanılarak Trabzon'un bir
müslüman şehri olması sürecini izlemeye çalıştık. Bu incelemeden, daha önceki
araştırmalarda varılan sonuçların aksine, bunun şehrin 1461'de fethinden
hemen sonra yer alan ani bir süreç olmadığını göstermiş bulunuyoruz. Aksine,
bu 125 yıl gibi bir süre içinde tamamlanmış, ve bu halde bile bunun şehrin
yerli Hristiyanlarından büyük bir kısmının İslâmlaştırılmasıyla
kolaylaş-tırıldığını görüyoruz. Sonuç olarak 1583'te şehrin nüfusunun
çoğunluğu müslüman olduğu ve şehrin İslâmlaştırılmasından söz edebildiğimiz
halde şehrin fetih öncesi karakterinin büyük bir kısmını korumuş olduğunu
söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle incelediğimiz dönemin sonunda Trabzon
şehrinin-Türkleştirilmesi- daha henüz ilk aşamalarında idi” (104). Yani
Lowry bölge halkının Müslüman dinini kabul eden (ettirilen) Elenlerden
oluştuğunu; bu açıdan bakınca bölgenin belli ölçüde İslâmlaştırılmış
olabileceğini fakat aynı ölçüde Türkleştirilmesinden söz edilemeyeceğini
ileri sürmektedir. 1990’lı
yıllarda bölgede inceleme (!) yapıp belgesel çeken Yunan Devlet TV’si
ERT’nin; bölgede 500.000 rum yaşadığı yolundaki haberlerinin arkasındaki
gerçek, aynı tür akıl yürütmenin bir neticesidir. Batı
Trakya, Bulgaristan ve Orta Asya'nın uçsuz bucaksız steplerinde de
kolonyalistler (Yunanlı-Bulgar veya Rus ve Çinliler) benzer mantığı
sergilemektedirler. Onlara göre de oralarda asla tek TÜRK yoktur, fakat
müslümanlar vardır. Batı Trakya'dakiler müslümanlığı kabul etmiş
Yunanlı'lardır, Bulgaristan'dakiler müslüman Bulgar, Ortaasya’dakiler
müslümandırlar ama yerine göre ya Slav yahut Çin kökenlidirler. Karadeniz’dekiler
de müslüman Elen.. İşte
tam bu noktada yabancı kolonyalistlerle Türkiye’de aşırı dincilerin ırkı
reddedip dini kabul eden ve ön plâna çıkaran yaklaşımlarının kesişmesi acaba
hakikaten bir tesadüf müdür? Ya
Türkiye’de müslüman dininin tek temsilcisi olduğunu iddia eden Refah'ın son
günlerde âniden parlayan teorisyenlerinin hep “ekalliyet” mensubu olmalarına
ne diyorsunuz? (105). Bakın
Lowry ne diyor: “...
Burada sunulan kesitin çok yönlü bir görünüşü vardır. Bir yandan, daha önce
görüldüğü gibi, Trabzon 1583 yılında Müslüman nüfusu çoğunlukta olan bir
şehir olduğu halde, etnik olarak bir Türk şehri olduğu kolayca söylenemez.
Müslümanların yaklaşık yarısının birinci ya da ikinci kuşak Rum ya da Ermeni
olduğu bu şehirde -lingua franca- büyük bir olasılıkla henüz Rumca idi. Bu
mühtediler ve bunların soylarından gelenlerin zamanla Turcophone olmalarına
rağmen bugün bu bölgede konuşulan Türkçe’de bulunan Rumca kökenli kelimeler
varlıklarını bunlara borçludurlar. Bunun yanısıra Eksonthe, Faroz, Moloz,
Dafnous gibi şehirdeki Rumca yer adları da bu mühtedilerin ve onların
soylarından gelenlerin mirası olabilir” (106). Lowry
aynı sayfadaki 17 numaralı dipnotu’nda ise halen Trabzon’daki Bakırcılar
çarşısında bakırcıların ürettikleri bütün bakır gereçlerin adının Rumca
olduğunu; Halbuki son Rumların şehri, bu bakırcı nesli doğmadan 1923’te
terketmiş olduğunu imalı bir şekilde ifade etmektedir. Yani
şehirde müslüman Rumlar bulunduğu için Rumca semt isimleri ve bakır eşya
isimleri kullanılmaktadır. Bir
an için doğru olduğunu kabul edelim.. O
halde bu isimleri kullanmazsak şehirde Rum kalmamış olacak, izleri silinmiş
olacak öyle mi? Öyleyse
şu yabancı isimleri; sokaklar, caddeler ve zihinlerden silmek için ne
bekliyoruz? (107). Lowry’nin
ve onun gibilerin mantık örgülerinin bir başka doğru tarafı daha vardır. Binlerce
yıllık bütünün belli ve dar bir zaman kesitini ele aldıkları takdirde
söyledikleri doğrudur. 1461’te fetihle beraber bölge Rumları (!)
müslümanlaştırılmışlardır. Fakat
bu tavır; sözü geçen ve rum oldukları ileri sürülenlerin daha önce yani Yunan
- Elen işgalinden önce Türk olmadıklarını, o devirde zorla hristiyan
yapılmadıklarını isbata kâfi gelmez ki.. Zaten
kanaatimizce Pontos denince bölgede Yunan hakimiyetinden ve medeniyetinden
değil, bir Yunan işgal ve barbarlığından bahsedilmelidir. İkinci
yapılacak iş Lowry fikriyatının hazırladığı tuzağa düşmemek için onların
kabul ettiği parametreleri kullanmamak olacaktır. Zaten
Lowry’nin ilmi de güdümlüdür. Bölgedeki Türkler için “Müslüman- dırlar” diyor
yani ırkı değil dini ön plâna çıkarıyor fakat rumlar için onlar “Elen”
asıllıdır deyip hristiyanlıklarını bir an için gözardı ediyor. Halbuki
ilk parametre doğruysa onlar için de “hristiyanlar” sınıflandırmasına gitmesi
lâzımdı. Yani,
bölgede dinî senteze değil, ırkî senteze gidilmelidir. Çünkü
“Soy”u ön plâna çıkaran bakış açısı bizi; M.Ö. binlerce yıldan itibaren
bölgeye TURANÎ ırkın yerleştiği gerçeğine götürecektir. Önce
Pagan, sonra (belki bir kısmı hristiyan) ve sonra müslüman.. Ama Türk..
Yıllar, dini yapıda tekâmüle doğru değişiklikler gösterebilmiştir ama soy’da
değişiklik yoktur. Ancak
böyle davranabilirsek; burunları Karadeniz’de kırabilir, ümitleri
söndürebiliriz. Ancak
böylelikle Türk kültürü dururken Pontos kültüründen; onun yanında Troyalı
Helenden Halikarnas Balıkçısına, antik çağlardan yeniyüzyıl’a, mitolojiden
çevre bilincine ve caretta caretta’lara uzanıp bölgede Elen medeniyetinin
izlerini araştıran ve ânında bağ kuran bir Ege kültüründen de bahsedilmesini (108);
Kırklareli ve Trakya’nın mitolojide şarap Tanrısı Diyonizos’a adanmış
olmasıyla öğünmeyi (109) önleyebiliriz. Ve
yine ancak böylelikle; konu ile en ufak bir alâkası olmayan başka ilim
kollarındaki makalelerde bile gayet masumca, son derece tabiî bir halden
bahsediyormuş gibi bölgenin aidiyetinin söz konusu edilmesine mani olabiliriz
(110). Ve
yine ancak böylelikle Doğu Trakya’yı, İstanbul’u, Ege kıyılarımızı ve
Kıbrıs’ı, evet Kıbrıs’ı Rum - Ortodoks kuşatma zincirinden kurtarabiliriz. Özellikle
Karadeniz ve Kıbrıs bu mücadelede kilit noktadır. Özellikle sembolik önem
taşımaktadırlar. Karadeniz,
Elen emperyalizminin en geç yıkıldığı, teslim olduğu yerdir; Kıbrıs ise yine
Elen emperyalizminin 1963’te tekrar başladığı ileri hareketinin durdurulduğu
ve mevzi kaybettiği noktadır. Milât’tan
Sonra 2000 yılına gelmekte olduğumuza göre, 4000 de Milât'tan Önce; yani
yaklaşık 6000 yıldır Karadeniz bir Türk bölgesidir, sakinleri külliyen
Türk'tür, çarşıda - pazarda - divanda - bargâhta Karamanlı Mehmet Bey’in ünlü
fermanının hayli öncesinden beri konuşulmakta olan dil Türkçe'dir ve bütün
camileri, cami (müze değil)dir. Aksini iddia edenlerin karşıma safsata ile
değil en az benimki kadar sağlam delillerle çıkıp iddialarını isbat etmeleri
gerekmektedir.. Muhteşem
ve müstesna profesyonel tarihçi ve edebiyatçılarımızın da biraz “sultanî
tembellik”ten kurtulup, çalışmaya kerem etmeleri.. --------------------------------------- 88. Andreadis.
age. Sayfa 103. 89. Yunan
Bayrağındaki dokuz şerit; Yunan toplumunu Türkler'e karış isyana çağıran “Ya
hürriyet, ya ölüm” sözlerinin Yunancasının (Eleutheria i thanator) dokuz
hecesini temsil eder. 90. Rose
Macaulay. Trabzon Kuleleri. Sayfa 80. 91. Bakınız
(13) numaralı dipnotu.. Ağustos 1996’da Yunanistan, Rusya Federasyonu ve
Gürcistan’dan uçak ve gemilerle başlarında papazları olduğu halde Yunanlılar
gelmiş; gösterilen mahalli tepki ise Vali tarafından “Sadece turistik bir
gezi” diyerek yumuşatılmıştır. Vali, “Kesinlikle ayin yapmayacakları”
konusunda da teminat vermiştir. Fakat ertesi gün Valinin bu teminatına rağmen
mahalli gazeteler Yunanlıların, papazları nezaretinde yaptıkları ayinlerin
fotoğrafları ile doluydu. 92. Miroğlu.
Büyük İslâm Tarihi. Cilt 10. Sayfa 232. 93. Öztuna.
Büyük Türkiye Tarihi. Cilt 3. Sayfa 22. 94. Anthony
Bryer. The Byzantine Monuments and Topography of Ponts. 1985. Sayfa 60. 95. Şerif
Baştav. Bizans İmparatorluğu Tarihi - Son Devir. Sayfa 142. 96. Ali
Sevim. Anadolu’nun Fethi ve Selçuklular dönemi. Sayfa 231. 97. Trabzon
Vilâyet Salnamesi. 1904. Sayfa 261. 98. Mehmet
Bilgin. Sürmene Tarihi. İstanbul 1990, Sayfa 128. 99. Hüseyin
Albayrak. Trabzon’un Fethi. Sayfa 33. 100. Bostan.
age. Sayfa 4 (Romen Rakkamı.) 101. Fatih
1453’te İstanbul ve 1461’de Trabzon’u fethedince bu şehirlerdeki en büyük
kiliseler olan Ayasofyalar’ı birer vakfiye ile camiye çevirmişti. 102. Sabahattin
Özel. age. Sayfa 8. 103. Giresun
Merkez Hacıhüseyin mahallesindeki ve Ordu şehir merkezindeki kiliseler de
halen müzedir. Fakat statüleri farklıdır. Onlar Birinci Dünya Harbi sonundaki
mübadeleye kadar bölgede kalan azınlık ahalisi Rumlar tarafından ibadethane
olarak kullanılmıştı. Uzun bir süre harap vaziyette kaldıktan sonra müzeye
dönüştürülmüşlerdir. 104. Lowry. age. Sayfa 177. 105. Refah’lı belediyeler bir süredir
sessiz sedasız ve inceden inceye güya bir “Üst yapı devrimi” gerçekleştirme
çabası içindedir.. Sorulduğunda “Ecdadımızın engin hoşgörüsünden”
bahsetmektedirler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 14-16 Kasım 1996
tarihlerinde düzenlediği “Demokrasi ve Pluralizm” konulu Sempozyumun
konuşmacılarından birisi Ortodoks Rum Herkül Millas’tı. Trabzon
Belediyesi'nin 2 şubat 1997’de düzenlediği “İslâm, Siyaset ve RP” konulu
konferansın tek konuşmacısı ise bu defa Ortodoks Ermeni Etyen
Mahcupyan’dır..Ekalliyet'e mensup “zımmî”lerin, Refah’ın teorisine ne ölçüde
katkıda bulunup bulunamayacaklarını bilmem ama bunun, adı geçen şehir
halklarının değil, Refah’lı yöneticilerin problemi olduğu şüphesizdir. 106. Lowry.
age. Sayfa 135. 107. İtirazımız
yeni değil.. TÜRK YURDU Dergisi’nin şubat 1992 tarihli 54'üncü sayısında
“Karadeniz Meydan Okuyor” isimli makalemizde aynı isimlerin kullanılmaması
gerektiğini söylemiştik.. Fakat
yıl 1997 olmuştur, yani aradan beş yıl geçmiştir ama her yabancı ismin Türkçe
karşılığı olduğu halde hâlâ ve sefilce bir turizm inadı ile bu rumca isimler
kullanılmaya maalesef devam edilmektedir. 108. Yaşar
Aksoy. “Ege Sevgisi”. Kasım 1996. 109. Nazif
Karaçam. Efsaneden Gerçeğe Kırklareli. 1997. 110. a)
P.H. DARIS.. Flora of Turkey, 1’nci Cilt. Giriş Bölümü, Sayfa 10-11. Yazar,
dünyaca ünlü bir botanikçidir. Türkiye’nin bu güne kadarki en geniş bitki
örtüsünü içeren ve her biri beş-altı yüz sayfalık 12 ciltlik muazzam bir eser
yazmıştır. Bu araştırmayı yapıp eserini hazırlarken muhtemelen TC’nin
imkânlarını da kullanmıştır. 10’uncu sayfadaki haritada ve 11’nci sayfadaki
açıklamalarda Türkiye’yi Lâzistan, Kürdistan, Ermenistan diye bölgelere
ayırmıştır. Türkiye’deki 9 bin bitkiyi gözle görülemeyecek tüylerine kadar
inceleyebilecek ölçüde titiz olan bir ilim adamının coğrafi bölgelerdeki bu
vurdumduymazlığı sadece gafletle açıklanamayacak kadar vahimdi. b)
M.S. Aleksandrova. Rhododendron Notes and Records Journal of The Rhododendron
Spices Foundation”. Volume 1. (1984) Sayfa 137 ve devamı.. Ayrıca bakınız..
Bullettin of the Botanical Garden. No: 87. Academy of Science. USSR 1973. Bu
iki yayında da “Orman Gülü”nün Karadeniz’deki özellikleri incelenirken
bölgeden “Karadeniz Lâzistanı” diye bahsedilmektedir. Türkiye’de, ilmi
yayın-lardaki bu sapık ifadelerden sokaktaki vatandaşın haberdar olması
mümkün değildir. Peki bu yayınları okuyup ta hiç sesini çıkarmayan bizim ilim
adamlarımız ne düşünmektedirler acaba? Akademik ünvanlarını “tepkisizlikle”
mi almışlardır? Son
târizlerden, her fırsattan istifade ederek sesini yükselten ilim adamları
elbette hariç tutulacaktır. |
|
|
|