DOĞU KARADENİZ TARİHİNE KÜÇÜK BİR KATKI
Sabri
HACISÜLEYMANOĞLU (*)
|
|
Doğu
Karadeniz Bölgesinin bir bölümünde yaşayan halkımızın bir kısmının konuştuğu
bir lisandan dolayı "LAZ" adının verildiği bilinmektedir. Hatta bu
ismin genelleştirilerek tüm Karadeniz Bölgesi için kullanıldığı da bir
gerçektir. Ama bu gerçeğin tarihi ve sosyolojik açıdan hiç bir kıymeti
yoktur. Biz bu yazımızda bu konuyu ele alarak bildiklerimizi aktarıp bazı
gerçeklere kapı aralamaya veya bilinen gerçekleri tekrar etmeye çalışacağız. Anadolu'nun
fethi öncesinde Asya'dan başlayan Türk akınlarından çok öncesinden bile,
tarihte Türk boylarının batıya Kafkaslar yolu ile gittikleri bilinmektedir.
Türk kavimleri olarak bilinen İskitler ve Hazarların Kafkaslar ve
çevresindeki hakimiyetleri tarihi bir gerçektir. Kavimler göçü sırasında
Kafkasların güneydoğusundan Aras ve Kür boylarına yapılan göçlerle Türklerin
bıraktıkları izler tarih kaynaklarımızda mevcuttur. Bu göçler sırasında
Kafkaslar ve çevresinde başgösteren kargaşa ortamı bir çok kavmin karışıp
kaynaşmasına ve değişik bölgelere göç ederek yer değiştirmelerine sebep
olduğu açıktır. Meydana gelen bu dalgalanmalardır ki, bugün Kafkas
kültürlerinin tasnifinde büyük güçlükler çekilmekte ve bu coğrafyadaki
kültürel ve siyasal yapılanmalarda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Bölgede
değişik dillerin ve folklorik özelliklerin varlığı bir gerçek olmakla
birlikte, bunların, bu göçlerle gelen kargaşa ve kaynaşmadan ne kadar
etkilendiklerini veya kimlerin kimlerden daha fazla etkilendiğini tespit
etmek zordur. Karadeniz
bölgesinin hemen tüm sahil şeridi eski Yunan Kolonicileri tarafından ele
geçirildiği ve koloni merkezleri kurulduğu bilgimiz dahilindedir. Eski Yunan
(İYON) koloni şehirlerini Türklerden önce en son elinde bulunduranlar ise
Rum-Pontus Devletidir. Bu devlet daha varlığını sürdürürken Anadolu'ya Türk
akıncılarının keşif mahiyetindeki akınları1021'den itibaren başlatıldığında,
yöreye yakın bölgelere; özellikle Erzurum, Artvin, Çoruh boylarına göçlerin
olduğu tarihin bildiği bir gerçektir. Anadolu'yu fethetmeye kararlı Türk
akıncılarının yaptıkları akınlar, bir çok önemli savaşların ardından
zaferlerle sonuçlanmıştır. Bunların en önemlilerinden olan Hasankale
savaşında Gürcülerin Bizans'la yaptıkları ittifak netice vermemiş ve Türkler
büyük bir zafer kazanmışlardır. Bu zaferden sonra Erzurum ve Çoruh boylarına
yerleşen Türkmenler sürekli yer değiştirerek kendi güvenlikleri için uygun
gördükleri yerlere ve uğraş alanları olan hayvancılığa elverişli yaylak
bölgelere doğru kaydıkları bilinmektedir. Daha
sonra Anadolu'nun 1071 yılında kesin fethedilmesi ile birlikte Türk
akıncılarının yaptıkları akınlar ve bu akınlardan sonra boş olan verimli
topraklara göçlerle gelen Türkmen boylarının yerleşmeye başladıkları bilinen
bir husustur. Sultan
Alparslan'dan sonra tahta geçen oğlu Melikşah'ın Kafkas ve Gürcistan
seferleri ile bölgede hakimiyetin zaman içinde geçici de olsa, Türklerin
eline geçtiği bilinmektedir. Hatta Melikşah'ın Trabzon üzerine bir sefer
düzenleyerek yola çıktığı ve bugünkü Arhavi'ye kadar geldiği, ancak yolların
geçit vermemesi sebebiyle Trabzon seferinden vazgeçerek geri döndüğü
kaynaklarda yer almaktadır. Bütün
bu hareketliliklerde bölgede her şeyin olduğu gibi kaldığını söylemek çok
güçtür. Daha sonra bölgeye yerleştirilen Türkler çeşitli bölgelerde
hakimiyetini sürdürmüş, ardından da Osmanlı İmparatorluğu döneminde
Trabzon'un fethi ile bölge Türk-İslam beldeleri durumuna getirilmiştir. Karadeniz
sahil boyunun bugünkü gibi yoğun bir nüfusa sahip olduğunu iddi etmek veya
sanmak büyük bir yanılgıdır. Bölgede Trabzon'un dışında çok küçük yerleşim
birimleri mevcuttur. Bugünkü yerleşim birimlerinin bir çoğu o tarihlerde ya
yoktur yada çok küçüktür. İnsanlar daha çok kıyılardan uzak olan dağ
eteklerinde arka kesimlerde yaşamaktadır. Bu şekilde nüfus dağılımının
çeşitli sebepleri mevcuttur. Bunlardan; korsan saldırıları, Abaza
saldırıları, sahil boyunun bataklıklarla kaplı olması, çeşitli hastalıklar ve
tarıma elverişli toprakların az olması gibi önemli olanları sıralanabilir. Bugün
bu bölgede yaşayan ve köken olarak dağ eteklerinde kurulu köylerden olanlar
ve yerleşim birimlerinde değişik yerlerden gelenler arasında dil, kültür ve
folklorik özellikleri incelendiğinde ortak bir bütünlüğün olmadığı görülür.
Bu ayrıcalıkların tarihçesini ve sebeplerini bilmeden Türkçe, Osmanlıca,
Farsça, Arapça ve çeşitli Kafkas dillerinin karışımından oluşarak bir veya
birkaç dilin yardımı olmadan kesinlikle konuşulamayan, alfabesi olmayan
(uydurmaları kastetmiyorum) Lazca diye bir dili temel alarak bir millet
yaratmaya çalışanların tezlerinin ilme ve iyi niyete dayandığını söylemek
mümkün değildir. Aslında
bu faaliyetlerin temeli çok eskilere dayanır. Bu konuda basın yayın ve yurt
dışı faaliyetlerine elektronik iletişim araçlarının da alet edildiğini görmek
üzücüdür. Türk
milletini Sevr'e mahkum eden emperyalist güçlerin o dönemdeki yerli
işbirlikçilerinin torunları bugün işbaşında... her türlü akıl ve izan
ölçülerinin dışına çıkarak bir genelleme ile Lazların Megreller'le,
Gürcülerle akraba olduklarını savunabilmektedirler. Bu
arada doğduğum çevrede; hoşgörüsüzlüğü, anlayışsızlığı, merhametsizliği ve
kabalığı ifade etmek maksadı ile bir aşağılama ve hakaret etme deyimi olarak
kullanılan "Sen Megrel misin?" sözünden bile hareket etsek, Laz adı
verilen insanların bu halk topluluğu ile bir alakasının olmadığı görülür. 1.Dünya
Savaşı öncesinde, Acara bölgesinde fırıncı esnafı olan dedemden dinlediğimi
aktarmak istiyorum. "Bölgede bizim kullandığımız dile benzer bir lisanın
kullanıldığına Acara'da şahit oldum. Bu lisanı kullanan insanlara Megrel
derlerdi. Ancak bu insanlar, yalancı, ar, namus bilmez, hırsız insanlardı.
Bunların bizim insanlarla kıyaslanabilecek bir yanlarını görmedim."
Şimdi bu olumsuz hususların diğer tarih araştırmacıları tarafından da ortaya
konulduğunu gördüğümde rahmetli dedemin gözlemlerinin ne kadar gerçekçi
olduğunu anladım. Bu olumsuz hususların bir tanesinin bile adı Laz diye
bilinen insanlarımızda olduğunu söylemek büyük bir hakaret ve hatta cinayet !
sebebidir. Aslında
"Çoruh ve Kuban nehirleri arasında kalan Karadeniz kıyıları tarihte hiç
bir zaman medeni bir hayat yaşamamış ve buralarda şehirler kurulamamıştır.
Çok bol yağışlar, gür ormanlar, Kuba ve Çoruh arasında kalan topraklarda
bataklık ve sıtma yatağı bölgesi oluşundan eski medeni milletler de bu
bölgeye fazla önem vermemişlerdir. Bölgeyi sürekli elde tutmak için kendi
halklarını getirip özellikle sahil boyuna yerleştirmemişlerdir. "Osmanlıların
şimdiki Acara ve Gürcistan sınırına karadan yaklaşmaları Fatih zamanında
olmuştur. Fatih çağında Trabzon ve Rize'nin bütünü, Artvin'in Karadeniz
yakası ve Macakhel bucağı fethedilmiştir." Bu
fetihlerden itibaren idari yönden Türk hakimiyetine giren bölgeye çeşitli
bölgelerden getirilerek yerleştirilen Müslüman Türklerle yeni yerleşim
birimleri oluşturulmuş veya yerleşim birimleri Türk beldeleri haline
getirilmiştir. Aslında bu durum sadece Doğu Karadeniz bölgesinde uygulanana
bir metot değildir. Feth edilen bölgeler hatta Anadolu topyekün bu şekilde
Türkleştirilmiştir. Fatih Sultan
Mehmet'in Trabzon'u fethinden sonra doğuya ilk ciddi seferler düzenleyen
Şehzade Selim'dir. Saltanat mücadelesi sebebiyle tarih kaynaklarında pek
fazla sözü edilmeyen bu seferler muhtemelen 1507 yılında başlamış ve üç defa
tekrarlanmıştır. Trabzon'dan karayolu ile İmeret/Kutayis üzerine gitmiştir.
Bazı Osmanlı kaynaklarından "Gürcistan gazası" adı verilen bu
seferler için tarihçi Kemalpaşazade "Kuş uçmaz kulun yürümez" diye
tarif ettiği ormanlık, ıssız ve dar geçitlerden bahsederken bölgenin o günkü
coğrafi ve nüfus yapısı hakkında çok güzel bir bilgiyi bize sunmaktadır.
Yavuz'un düzenlediği bu seferler hakkında bölgede yaşlı insanlardan
dinlediğimiz bir çok menkıbeler mevcuttur. Bu menkıbelerden birkaçını buraya
aktarmak istiyorum: Trabzon'dan Rize, Pazar (Atina) üzerinden bugünkü
Hamidiye Köyünden geçen Yavuz Selim, Fırtına Deresine gelmeden önce
askerlerine birer avuç toprak almalarını emreder. Alınan toprakları bir yere
yığdırarak bir tümsek oluşturur. Aynı işi seferden dönerken yaparak, bu köy
yakınlarında iki tümseğin meydana getirildiğini, ikinci tümseğin ilkinden
daha küçük olduğunu bunun ise ölen askerlerden kaynaklandığını anlatanlardan
dinledim. Seferle
ilgili olarak yine; Fırtına deresine gelerek geçmeye çalışan Yavuz'un bölgenin
ıssız ve bataklıklarla kaplı olmasından yakındığı ancak dereden yontulmuş
ağaç parçalarının ve odunların sürüklendiğini gördüğünde bu bölgeden
yontulmuş ağaç parçalarının ve odunların sürüklendiğini gördüğünde bu
bölgenin ardı, arkası şen, insanlar yaşıyor anlamında; "Buranın
ardışen" dediği bilinir. Bu sebepten, bugünkü ARDEŞEN ilçesinin isminin
buradan geldiği bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Aynı
kaynaktan dinlediğime göre; Fırtına deresini geçtikten sonra fırtına ovasında
konaklamak isteyen yavuz Selim bir ihtiyar korucuya konuk olmuştur. Korucuya
"Askerlerimi doyur senin misafirin olduk" diyen Yavuz'un bu isteği
ihtiyar korucuyu korkutur. Çünkü o kadar askeri doyuracak ve Şehzadeye ikram
edecek zenginliğe sahip değildir. Korucu bu işe tecrübesini katar. Askerlere
bol sulu ve oldukça tuzlu bir çorba hazırlar. Çorba ikram edilir. Asker bir
taraftan tuzlu çorbaya ekmeğini banar, kaşık sallarken, diğer taraftan
dereden kana kana su içmektedir. Durumu farkeden Yavuz ihtiyarı yanına
çağırır ve ona; "Seni tilki seni!" der. Bugün bu olayın geçtiği yer
halen Tilki Düzü diye anılmaktadır. Bütün bu
anlatımlarla ortaya koymak istediğimiz şey; Bölge halkının tümüne Laz diyerek
onları ayrı bir millet ve milliyete mensup oldukları iddiasında bulunmak;
tarihi gerçekleri hiçe saymak; bölgenin geçmiş ve yakın tarihi ile ilgili
bilgi sahibi olmamaktır. Yukarıda
aktarmaya çalıştığımız fetihler ve akınlarla, Kafkaslar ve diğer yörelerden
yapılan göçler ile ilk etapta bölgenin dağlık kesimine yerleşen insanlarımıza
ilave olarak, bölgenin dış Saldırılara karşı korunması için boş olan sahil
boyuna yerleştirilen uç beyleri ile, onlara ilave olarak genel ailelerle
bölge yavaş yavaş şenlendirilmiş, buralarda doğan güven ortamından sonra da
iç kısımlardan insanlar sahil ile irtibat kurmaya başlamışlardır. Sahil boyunda
"Bey, beg" diye tabir edilen Uç Beylerine mensup sülalelerin bugün
bile varlıkları devam etmekte ve kendi aralarında hem Türkçe hem de Lazca
konuşmaktadırlar. Bugün kendi
ilçem Ardeşen'de yaşayan insanların soy ve akrabalarının bir kısmı; Şam,
Arabistan, Mısır, Bosna, Kırım, Azak, Batum ve Kafkaslar, Yusufeli, Artvin,
Bayburt, Erzurum, Konya, kısaca Türkiye'nin hemen her tarafından gelen
aileleri barındırmaktadır. Konuşulan
dile gelince bugün bile çok geçmişlere gitmeden 50, 100 yıl öncesinden
Erzurum, bayburt, Artvin, Rize, Trabzon'dan gelerek yerleşenlerin bile böyle
bir dili konuştukları için onlara Laz diyerek veya daha da ileriye gidip
Megrel ve Gürcü demek tarihe, ilme ve genel ahlaka saygısızlıktır. Son olarak
şunu söyleyebiliriz: Herkes kendisini ne hissederse odur. Aslını inkar
edenler de haramzadedir. Ancak, olmadığı halde benzeterek veya bilmeyerek
aksini iddia edenler ise ya gaflet veya ihanet içindedir. ------------------------------------------- (*) 1953 yılında Ardeşen'de dünyaya
geldi. İlkokul ve ortaokulu aynı ilçede bitirdi. Lise tahsilini Zonguldak
Mehmet Çelikel Lisesi, Safranbolu Lisesi ve Pazar Lisesinde okuyarak
tamamladı. 1978 yılında Erzurum Kazım karabekir Eğitim Enstitüsü, Sosyal Bilimler
Bölümünü bitirdi. Daha sonra Eğitim Fakültesinde lisansını tamamlayarak Tarih
Öğretmeni oldu. Çeşitli okullarda tarih öğretmenliği yaptıktan sonra, Karabük
Mustafa Yazıcı Ortaokulu Müdürlüğü, Safranbolu Lisesi Müdürlüğü, Rize Ardeşen
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1992 yılında bu görevinden
kendi isteği ile istifa ederek Karabük dershanesinde Tarih Öğretmenliğine
başladı. Daha sonra aynı şirketin bünyesinde açılan Safranbolu Fen dershanesi
Müdürlüğü ve Şirket Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Bu arada 1994
seçimlerinde MHP Karabük Belediye Başkanlığına aday oldu. 1995 yılında
Karabük MHP İlçe Başkanlığı, İl Başkanlığı, 1994 seçimlerinde de aynı
partiden Karabük'ten birinci sırada milletvekili adayı oldu. 1998 yılında MHP
İl Başkanlığından ve Partisinden istifa etti. 1999 seçimlerinde Anavatan
partisinden Ardeşen Belediye Başkanlığına aday oldu. Seçimlerden sonra tekrar
eski görevi olan Karabük Dershanesi Tarih Öğretmenliğine döndü. Halen bu
görevi yürüten Sabri Hacısüleymanoğlu evli ve üç çocuk babasıdır. |
|
|
|