Bir dergide çıkan “Mesele Ne?” başlıklı yazıya cevap(1):

MESELE HER FIRSATTA TÜRK’E DÜŞMANLIK MI?

Yunus ZEYREK


Toplumumuzun muhterem bir kesimi, ne sebeple ve neyin karşılığında yapıldığını bilmediğimiz bir fesat propagandasıyla karşı karşıyadır.

Bu provokasyonun bilimin ışığında, olgun bir dil ve üslûpla ortaya konulması, failler cenahında rahatsızlık yaratmıştır. İşte bu rahatsızlığın telâşıyla çırpındıkça batıyorlar. Yıllardır devam eden fitne ve istismar, mutlaka görülmesi gereken bir noktaya gelmiştir!

İnternet sitelerinde, yayınladıkları kitap ve dergilerde, devlet (bilhassa Kültür Bakanlığı) desteğiyle canlanan sosyal faaliyetlerinde(2), ihaneti meşrulaştırma gayreti görülmektedir. Bu faaliyetin kurbanlarından biri, internet sitesinin ziyaretçi sayfasında, gerçekleri yazan aydın bir insana: “Buraya mesaj yollayan Orhan denen kişi de bir cahildir. Bir daha bu şekilde yazarsa tepkim çok daha başka olacaktır!” diye tehdit savuruyor.

Mesele Ne?” diye soranlar, meselenin ne olduğunu ve nerelere dayandığını anlamalıdır. Bilimsel ve medenî bir üslûpla tartışmak yerine, şiddet üslûbunu tercih etmek, haksız olmanın değişik ifadesi mi oluyor?

Yapılmak istenen, terörü güneydoğudan kuzeydoğuya taşımak mıdır?

Fevzi Çelebi ve yoldaşları, bu insanlara ne vadediyorlar?

Mesele Ne?” başlıklı yazıda, naçiz şahsıma yönelen isnat, iftira ve ithamlara kısaca temas etmek istiyorum. Bunu yaparken, söz konusu yazıdaki üslûbun seviyesine düşmemeye özen göstereceğiz. Aslında burada ortaya getirilen konuların birçoğunun cevabı, 2001 ağustosunda çıkan kitaplarımda bulunabilir. (3)

Bu ismi niçin tartışıyoruz?

Bir halkın kendisini nasıl isimlendiriyorsa öyle kabul edilmesi gerektiğini defalarca ifade ettik. Bu halkın adı Acar olduğu hâlde, kırk dereden su getirerek Kartvellik yakıştırmanın amacı nedir? Acara coğrafyasında hiçbir zaman Kartvellik kimliği yaşamamıştır.

Kendilerine Acar diyen bir halk yok!” diyorsunuz. Peki bu Acaristan sözü nereden çıktı? Acar-et köyünün adı nereden geliyor?(4)

1878 yılında ülkemizden ayrı düşen Acarlar, 1920’li yıllarda Acaristan Muhtar Cumhuriyeti’ni kurmuşlar. Acar ve Acaristan isimleri, bu muhtariyetin ilk meclis toplantısında yapılan konuşmalarda herkes tarafından telaffuz edilmiştir. Bu konuşmaların da yer aldığı “Kızıl Acaristan Salnamesi” 1922 yılında Batum’da Türkçe olarak basılmıştır.(5)

1921’de Batum’a giden Dr. Rıza Nur, bu halkın kendisini Acar olarak tanımladığını söylüyor. Bugün de bu bölgenin adı Acara/Acaristan’dır. Acar halkı bu isimle gurur duyuyor. Acaristan’ın resmî internet sitesinin adı da Republic of Ajara’dır.

Kartvellerin, “Kartlos”tan geldiğine dair efsaneye inanıyor, Acar isminin “Eger”den geldiğine inanmıyorsunuz! Bunlar aynı efsanede anlatılan şeyler! “Bu halka, Egres’ten inmiş olduğundan Egerli adı verilmiştir.”(6) diyen kaynak yanılıyor mu?

Bu halka yalnız biz ve kendileri değil, yabancı bilginler de Acar diyor: Brosset, Allen, Wixman, Lomsadze, Baddeley...

Kafanıza göre bir Acara tarifi de yapıyorsunuz! Acara, sadece Keda’dan ibaretse, Acara-yi Ulya, Acara-yi Süflâ ne demektir? Bu bilginizi, bugünkü Acaristan yöneticilerine de söyleseniz, Acara sınırlarını Keda’ya doğru çekerler; diğer bölgeleri, Hula ve Çürüksu’yu da Sakartvelo’ya (Gürcistan’a) bırakırlar, değil mi!

Acaristan muhtariyeti kimlere göre “UR” dur?

Acara’nın özerk olmasının birçok sebebi var. Bu halk, tarihin hiçbir döneminde Kartli ile olmamıştır. Hayalî tarihlerde bile böyle bir şeyden bahsedilmiyor. Anadolu’da yaşadığı bilinen Hitit, Sümer, Elam gibi kavimler ne ise, bugünkü Acara’da yaşamış ve isim bırakmış olan Kolchi, Kolkh/Gürci de odur. Yani bunlar, Acarların atası mıdır? Biz bu kanaatte değiliz: “Kolhisliler gaddar, hilekâr ve şaki insanlar olup şekaveti kahramanlık sayarlar. Bunlar o kadar merhametsiz insanlardır ki baba oğlunu esir olarak satar ve ağır hastaları öldürmeyi hayırlı bir iş telâkki ederler.”(7)

Bu ifadelerin kesinlikle Acarları anlatmadığına inanıyoruz. Dolayısıyla Gürcü adının kaynağı olan Kolkhları, Acara coğrafyasının daha eski bir kavmi olarak görüyoruz.

Din faktörü, bir halkın milliyetini belirlemeye yetmez.” buyruluyor! Doğrudur. (Din faktörü nasıl olmuş da özerklik için bir sebep sayılmış? Bu da cevaplanmalı!) Karaimler ve Gagavuzlar Türk oldukları hâlde Müslüman değiller. Ama dikkat edilsin, bu topluluklar, Müslüman ana kütleden uzun zamanlar ayrı coğrafyada kalmışlardır; dolayısıyla dinden başka farklılıklar da yaşamışlar. Buna rağmen ana kütleye bağlılık hislerini kaybetmemişler.

Yazıda yer alan ifadelerinden anlaşıldığına göre, Stalin bile konuyu sizden iyi biliyormuş. “Gürcü dilini konuşan ama Türk kültürüne göre yaşayan Müslüman Acaralılar” tanımlaması, Stalin’indir ve Acara halkının veciz bir tarifidir. Bir halk, hangi kültürü yaşıyorsa o kültüre mensuptur. Modern anlamda millet tarifi de böyledir. Yoksa ırkçı, şoven bir yaklaşımla çeşitli tahliller mi gerekiyor? Öyle bir tahlil yapılsa bile yollar Tiflis’e çıkar mı? Ama akla ve ilme uygun olan “kültür” yolunu seçmemiz gerekmez mi?

Bir topluluğu millet hâline getiren kültürdür. Yani bir toplum, hangi kültürü yaşıyorsa, o kültürdendir. Stalin, Acar halkının sadece Gürcüce konuştuğunu ama Türk kültürüne göre yaşayan Müslüman bir halk olduğunu görüyor da, siz niçin görmüyorsunuz? Kaldı ki, Acara’nın tamamı Gürcüce konuşmamaktadır. Yukarı Acara’nın ana dili Türkçedir.

Bilim adamları -meselâ Prof. Togan ve R. Wixman- miladî VII. yüzyılda Batum ve çevresi halkının Gürcü etkisine girdiğini yazıyorlar. Bu etki, sadece dil alanında kalmış; din, örf ve âdetlerle dünya görüşü alanlarına nüfuz edememiştir.

Bölgenin tarihçesini yazan Ustaoğlu şu ifadeleri kullanmaktadır: “Namus, fazilet, cür’et ve cesaretleri, hürmet ve itaatleri, hânelerinin taksimat-ı dahiliye ve idarîyeleri ve hâne reislerine karşı perverde olunan hissiyât-ı itâ’atleri gibi tedkîk edilecek hâlet-i rûhiyeleri, Türk âdat ve ananât-ı necîbesinden başka bir şey değildir. Âsâr ve vukuât-ı târihiyesi de bu ciheti tevsik eder.”(8)

Şu ifadeler de Ustaoğlu’nundur: “Gürcü olmadıkları, verilen izahat ve gösterilen tarihî delillerden, kat’i sûretle anlaşılan Artvin ve Batum ahalisi, Nuh oğlu Yafes evlâdından olup, Turanî kavimlerin ceddi olan Türk neslindendir.”(9)

İşte Stalin’in dediği de budur! Kartli’nin, fırsatı ele geçirdiği zaman küçük halklara yaptıklarından birini de Acara halkına yapmış, bozuk bir hâlde de olsa dilini benimsetmiştir. Ama bu olay, bilimin tespitleri dahilindedir, karanlık değil!

Bu kadar ilmî izaha rağmen, siz ne düşünür ve kendinizi nasıl görürseniz görün! Bu sizin takdirinize kalmıştır. Ama lütfen bir bölge adına, bir topluluk adına konuşmayın! Ülkemizin ve milletimizin bu tür bilim dışı safsatalara tahammülü yoktur!

Yazdıklarımız, Batum’un kültür çevrelerinde olumlu karşılanırken, nedense İstanbul ve Tiflis’teki bazı kişiler, bu yazılara karşı olumsuz tavır takınıyor!

Acarları Kartli’den ayıran yegâne sebep olarak, Osmanlı’nın onları Müslüman yaptığı ileri sürülürken, şimdi de, Gürcistan’a İslâm’ın çok erken dönemlerde geldiğinden dem vurulmaktadır! Biz şunu soruyoruz: Kartli niçin Müslüman olmadı? Yüzyıllarca süren İslâm hakimiyetine nasıl dayandı? Onlar çok mu has Hristiyandılar? Yoksa çok mu kuvvetliydiler de direndiler? Hiçbiri değil. Kartli kralcıkları, Safevî karşısında sözde Müslüman oluyorlardı. İlk fırsatta bildiklerini okuyorlardı. Demek ki Acara’nın Müslüman olmasında başka faktörler de var!

Kafkasya’daki Türk unsurların İslâm dinine girmelerinin sebebini, biraz da, kendilerinden önce Müslüman olan Selçuklu ve Osmanlı soydaşlarının etkisinde aramalıdır. Acara da bu cümledendir.

Acaristan halkıyla Kartli halkının arasında sadece din farkı mı var? Yahut, dil benzerliğinden başka ortak ne var? Başta sınırları olmak üzere, din, örf ve âdetler, tarih, folklor, ahlâk anlayışı ve dünya görüşü vs. Kartli’den farklıdır. Üstelik Kartli ile yan yana aynı coğrafyada yaşadıkları hâlde, bu kadar baskı ve asimilasyona rağmen, onlar hâlâ kendi kültürünü muhafaza ediyor. Yoksa esas rahatsızlık sebebi bu mu?

Son günlerde okuduğum bir kitapta, “Gürcü ahalisi, Türkçe konuşan bu toplumu (Acarları), Berzen olarak isimlendirmektedir.” cümlesine rastladım.(10) Berzen, Gürcücede Yunan, Rum demektir. Nitekim bir sonraki sayfada şu cümle yer almaktadır: “Gürcistan’daki Berzenler, Yunanistan’a göç etti.” Zavallı Acaralılar, Kartvellerin indinde ya Yunan ya da Türk/Tatar olduğu hâlde, bizim Çelebilerin indinde onlar sadece Kartveldir!

Acaristan’ın Bolşeviklerce Gürcistan’ı bölme amacına yönelik bir taktik gereği kurulduğu”(11) iddiası hezeyandır! Stalin, kendi ülkesini dikensiz gül bahçesine çevirmek istiyor, buranın sınırlarını da genişletiyordu. Diğer milletler, Rus alfabesini kullanmak zorunda iken, Gürcülere kendi alfabelerini kullanma fırsatı verildi. Bu da Bolşevikliğin Gürcüleri kayırması değil mi? Devlet geleneği Kartli’den eski olan Abhazya’yı buraya bağlamış; Moskova görüşmelerinde, savaşta olan Türkiye’nin şartlarından istifadeyle Gürcistan lehine toprak talebinde ısrar etmiş; Ahıska, Acara ve ikiye böldüğü Osetya’nın güney kısmını buraya bağlamıştır.

Bolşeviklik olmasaydı, Acara ve Ahıska, Brest-Litovsk ve Batum antlaşmaları gereği Türkiye sınırları içinde kalacaktı. O Bolşeviklik belâsı, buraların bizden kopmasına ve birçok acıların yaşanmasına sebep olurken, Gürcistan’a büyük topraklar kazandırdı. Önce Çarlık Rusyası ve sonra da Stalin sayesinde şaha kalkan Gürcistan, nüfusu ve tarihî çerçevesini aşan sınırlara erişti. Bolşeviklik gidince, Gürcistan’ın Abhazya’da, Osetya’da ve Acara’da yaşadığı sıkıntıların sebebi budur.

Hangi Bolşevik ihanetinden bahsediyorsunuz? Eğer öyle olsaydı, Bolşevikliğin yerinde yeller estiği şu dönemde Acaristan halkı, Doğu Almanlar gibi sokaklara dökülür, mitingler yaparak Kartli halkıyla kucaklaşırdı. Hâlbuki, Bolşevikliğin sona ermesiyle bu halk, Türkiye’deki kardeşleriyle kucaklaşmış, diğer taraftan Karvelleri ülkeden çıkarmak için ayağa kalkmıştır! Lütfen 9 Aralık 1989 tarihli Tbilisi Akhalgazrda Komunisti gazetesinin ikinci sayfasını okuyunuz! Bu gazetenin 10 Aralık 1988 tarihli nüshasında sözü edilen: “Batum’da meydana gelen vahşi olaylar” nelerdir? Aynı gazetenin 18 Şubat ve 30 Kasım 1989 tarihli nüshalarında, Acara’daki hangi olaylardan bahsedilmektedir?

Acaristan Cumhurbaşkanı Abaşidze, Müslüman bir aileden geliyor. Bugün o, bir Ortodoks Hristiyan’dır. Tiflis’le keçileri otlamayan Abaşidze, 1991 yılından bugüne kadar (2001) Gürcistan Parlamentosunda milletvekili olduğu hâlde, Tiflis’e gidememektedir?(12)

Acara halkı, yeni dönemde daha bir kuvvet ve inançla sınırlarına sahip çıkmakta, giriş kapılarını sıkı tutmakta ve kontrol etmektedir. Acaristan’ın kendi bayrağı ve sembolleriyle haritası neyin ifadesidir? Bunları görmek için, Acaristan’ın resmî internet sitesine bakınız! Bu sitede Gürcistan’ın ne adı, ne bayrağı ne de bir sembolü var! Acara, kendi haritasıyla ve kendi varlığıyla kendini ifade etmede kararlı! Bütün bunları yok sayıp Türkiye’de Kartli şövalyeliğine kalkışmanın anlamı nedir?

Acara muhacirlerinin Türkiye’de yaşayan torunları, muhtariyetle göğüsleri kabaran -bunu yakından biliyorum- Acarların muhtariyetine nasıl “UR” diyebilir?(13)

Acara’da söyleyemeyeceğiniz bu sözü, Türkiye’de size kim söyletiyor?

Dr. Rıza Nur

Bizim Çelebi özetle diyor ki: “Müellif, Rıza Nur’u güvenilir bir kaynak olarak telâkki ediyor. Hâlbuki o, Hâtırat’ında Atatürk hakkında yakışıksız şeyler söylemiştir.

Aklıselim insanlar, bu ifadedeki garabete gülerek, “Ne alâkası var?” diyor. R. Nur, Atatürk’ün bakanıydı. Lozan ve Moskova antlaşmalarına Atatürk’ü temsilen, ikinci murahhas olarak imza koyan bir zâtın bütün söylediklerini yanlış mı sayacağız?

Hâlbuki R. Nur, ciddî araştırmalarda kaynak olarak kullanılmaktadır. Kurtuluş Savaşında, Şark Cephesi Kumandanı olan Kâzım Karabekir, “İstiklâl Harbimiz” adlı hatırâtında, yeri geldikçe onun raporlarına yer vermiştir. Günümüzde de R. Nur’un “Hayat ve Hatıratım” adlı dört ciltlik eseri, kaynak kitap olarak kullanılmaktadır. Bunu askerî yayınlarda görmek de mümkündür.(14)

R. Nur, Moskova dönüşü Batum’a gelmiş ve Acar halkının Gürcü kelimesinden hoşlanmadığını ifade etmiştir. Bu sözler, seksen sene evvel söylenmiştir. “Atatürk ve Atatürk milliyetçiliği” gibi kavramları sadece paratoner olarak kullanmanız, sizi kendi çevrenizde bile zor duruma düşürür! Lütfen samimî olunuz. Bir insan önce kendine karşı dürüst davranmalıdır. Kaldı ki R. Nur’un, işinize gelen sözlerini almakta beis görmüyorsunuz!

Yanılmış da olsalar, bazı yanlışlar da yapmış olsalar, Atatürk’e muhalif olan herkesi yok sayamazsınız! Zira Yüzellilikler için af çıkaran Atatürk’ün kendisidir. Bunu bilmiyor olamazsınız. Öyle olsaydı birçok değerli devlet ve sanat adamlarından mahrum kalacaktık. Hâlbuki Refii Cevat Ulunay, Tarık Mümtaz Göztepe ve Refik Halid gibi isimler başta olmak üzere birçok insan yurda dönmüş, kültür hayatımızdaki yerini almıştır. Bu durum, günümüzde kimse tarafından tartışma konusu yapılmamaktadır. Zoru görünce, geçmişte kalan ve küllenen böyle basit ihtilâflardan medet ummak, ciddî insanlara yakışmaz.

R. Nur’un Ankara’ya gelen raporunda, yazınızda adını verdiğiniz Mehmet Beyin, aslında dindar ve dürüst bir şahıs olduğu fakat kendisi İstanbul’da iken İttihatçılarla arasının açıldığı, bu buğz ve düşmanlığın etkisiyle yanlış bir fikre saptığı anlatılmaktadır. Ahalinin Mehmet Beye itimat etmediği ifade edilmektedir. O, eski Sancakbeyzadelerdendi. Yine de nüfuzu önemliydi. Onun için R. Nur, kendisiyle bizzat görüşmüştü. Bu görüşmelerinin neticesini de şöyle ifade ediyordu:

Mehmet Bey, tamamıyla bizimdir. Ona itimat ediniz. Aramızda hiçbir ihtilâf kalmamıştır. Ankara’nın İttihadçı olmadığına dair verdiğim teminat, kendisine pek hüsnü tesir yaptı. Eski fikrinden dönmüştür. Kendisine bir nâm-ı müstear da koydum. Ancak Gürcüler ve Ruslar tarafından sıkı bir tarassut altında olduğundan gizli tutulacaktır. Aksi takdirde mutlaka itlâf edilir. Ahali Gürcü himayesini kabul etmiyor. Türkiye’yi, bu olmazsa Rusya’yı istiyor.”(15)

Bu Mehmet Beyin akıbetini biliyor musunuz?

“Zeki Velidî milliyetçiliği”

Zeki Velidî Togan, Başkurdistanlı olup bilimsel kişiliği Atatürk tarafından da takdir görmüş, Almanya’dan davet edilerek üniversitede profesörlük kadrosu verilmiş, önemli bir bilim adamıdır. Bu temelsiz tartışmaya onun ismini niçin karıştırdınız, bilmiyorum!

Atatürk bir tarihçi değil, büyük bir asker ve devlet adamıdır. Zeki Velidî’nin dünya çapında bir tarih bilgini olduğunu bilmeyen yoktur. Günümüzde her iki isim de kendi alanlarında zirvededir.

Zannediyorum ki, siz Zeki Velidî’yi tanımıyorsunuz ve eserlerini okumamışsınız. Zira o, Berdzenişvili ve Canaşia gibi çağın dalkavukluğunu hatta uşaklığını yapan biri değildi. Tarih bilimi, kaynak, belge ve bilgi ister. Zeki Velidî, bunu en iyi yapan bilginlerin başında gelir.

Müellif bir zamanlar Bolşevikliğe sevdalı iken, şimdi onları Gürcistan’ın düşmanı olarak görüyor. Bolşeviklere kızıyor, hatta yazılarında âyetlere yer veriyor, kendisinin Müslüman olduğunu söylüyor! Menşevikler hakkındaki bilgilerini de öğrenmek isterdik! Bolşevikler 1921 yılında Gürcistan’a hakim olunca, Tiflis’ten kaçan Menşevik İçişleri Bakanı Ramişvili, R. Nur’un ifadesiyle “şeytan” birisiydi. Zira Acar halkı hakkında çok sinsi plânları vardı. Bunu sezen R. Nur, Acara’nın muhtar olması gerektiğini düşünmüş ve bunu Moskova görüşmelerinde gerçekleştirmişti.(16) Çelebi’nin Rıza Nur’a alerjisinin kaynağı galiba budur.

Ramişvili’nin adı, Batum Mebusu Edip Beyin notlarında da geçmektedir: “Batum havalisinde verdiği nutuklarda, fikrinizden vazgeçmezseniz, Osetlere yapılan, size de yapılacaktır!” diyerek Acara halkını katliamla tehdit etmiştir.(17)

Bizim Çelebi’nin sevmediği Zeki Velidî, Hatıralar’ında, Ramişvili’yi anmaktadır: “Gürcülerin lideri Ramişvili ile de birkaç defa konuştum. Bir akşam bizi yemeğe çağırdı. Çok uzun ve etraflı surette konuştuk. Belki Paris’teki konuşmalarımızın en samimî ve faydalısı bu olmuştur.” demektedir.(18) İkisinin ortak noktası, biri Gürcistan’ı, diğeri Başkurdistan’ı yani anayurtlarını terk etmek zorunda kalmalarıydı.

Sevmediğiniz Zeki Velidî Togan, Atatürk’ün Millî Eğitim Bakanı tarafından Türkiye’ye davet edilmiş ve 1925 yılında TC. vatandaşı olmuş, üniversite profesörlüğüne tayin edilmiştir. Togan, ölene kadar bu üniversitedeki kürsüsünde görev yapmıştır.

Şimdi söyler misiniz, böyle bir bilim adamı, Acarların Kartvel olmadığını söyledi, kendi sahasında bilimsel bir konuda Atatürk’le ihtilâfa düştü diye inkâr edilebilir mi?

Ömrünün sonuna kadar kürsüsünde ilme hizmet etmiş ve dünya çapında ün kazanmış bir bilim adamı olan Zeki Velidî Togan’la, üniversitedeki kürsüsünden kovulmuş, kapağı Kanada’ya atmış, arkasında olumlu bir iz bırakmamış Berkes’i karşılaştırmak yakışıyor mu? Böyle birisinin ithamlarının, Zeki Velidî’nin şahsiyetine gölge düşürmeyeceği ortadadır.

Atatürk milliyetçiliği ve Kemalist devrimciliğin Acara meselesiyle ne alâkası var? “Zeki Velidî milliyetçiliği” ne demektir?

Modası geçmiş, tarihin çöplüğüne atılmış Marksist terimlerle âyetleri nasıl telif ediyorsunuz?

Gürcü meselesi

Mugalatayı metot olarak kullanmak, bilim namusuna yakışmaz.

Gürcüler Müslüman olmaz!” ne demektir? Gürcü kelimesi, etnik olmaktan çıkmış, Osmanlılar zamanında, Güneybatı Kafkas’ta (Kür ve Çoruh boylarında) yaşayan Hristiyan ahaliyi ifade etmede kullanılmıştır. Kısaca bu isim millî değil, dinî bir terimdir. Bu açıdan bakınca, Hristiyan Müslüman denemeyeceği için Müslüman Gürcü de denemez! Ama kelimelerde zaman içinde meydana gelen anlam kaymalarından dolayı bugün öyle kullanılıyor. Zira Gürcü kelimesi günümüzde Kolkh kavmini veya bu bölgenin Hristiyan ahalisini ifade etmiyor! Gürcistan ve Gürcü kelimeleri, Sa-Kartvelo (Kartvel Yurdu) için, Türkler, Araplar ve Farslar tarafından kullanılan isimlerdir.

Meselâ eski bir cönkte bulduğumuz Köroğlu boylarından Demircioğlu’nun söylediği koçaklamada geçen şu dörtlükte, Gürcü kelimesi ne anlamda kullanılmıştır? Dinî mi yoksa millî bir kavram mıdır?

Dinle Cevher Paşa vasf-i hâl edem

Ben tanırım dost düşmanı efendim

Yerinen yurdinen çekip alırım

Nerde duysam nevcivanı efendim

.....

Demirc’oğlum Erzurum’da kalanda

Şimdi düşmanından hayıf alanda

Erzurum’a bir velvele salanda

Seçmem Gürcü, Müslümanı efendim.

Çelebi’nin adamlarından birisi Gürcistan’ın Aliabad köyüne gitmiş. Orada akrabalarıyla görüşmüş; onlara “Gürcü müsünüz?” diye sorduğunda: “Uy Allah etmesun, biz Müslümanız!” cevabını almış. Çok ilginçtir, aynı soruyu soran bir başkası da aynı cevabı, Acara’da almıştır. Üstelik her iki olayı yaşayanlar, kendileri de şaşırmış olmalı ki, yazılarına konu etmişler.

Hâlbuki, mesele çok basit: Bu ifadelerdeki Gürcü sözü, Hristiyan anlamında algılandığı için kabul görmemektedir. Bu gerçeği anlamamak, kabul etmemek ve bu konuda seviyeli olmayan polemiklere girmekten ne fayda umulmaktadır?

Yakup Kadri’nin Ahmet Celâl’i buna ne der Çelebi? Görüyorsun ki A. Celâl ve millet gerçeğinden uzak ümmet toplumu çok uzaklarda!

Edebî eserleri okuduğunuz anlaşılıyor! Maksim Gorki’nin “Yol Arkadaşı”nı da okuyunuz! Okuyunuz da oradaki Gürcü tipinin “Bizim Gürcülerimiz” arasında olamayacağını düşününüz! Böylece nasıl bir gaflet (dalâlet ve hatta...) içinde olduğunuzu anlayınız!

Kolkh/Kolhis kelimeleri, Kartvel/Kartli yerine kullanılmıyordu. “Mübarek kitab”ınızın da dediği gibi, Kolk/Kolhit’ten gelen Gürcü sözü, Osmanlılar zamanında Kür ve Çoruh boylarının Hristiyan halkını ifade etmek için etnik değil, dinî anlamda kullanılmış, zamanla Kartvel’in yerini almıştır. Kelimelerdeki anlam kaymalarını hesaba katmıyorsunuz. Meselâ eski Türkçede “kötü” anlamına gelen “yabız” kelimesi, bugün “iyi” anlamındaki “yavuz” kelimesi hâline gelmiştir. “Gürcü” isminin de bu tür bir macerası vardır. Onun için eskiden Kolhid/Kolhis denilen bölgenin halkı olan Acarlar için Gürcü dense de, Kartveller için denilemez, diyoruz.

Şu satırlar, ünlü bir tarihçinindir: “1787 yılında, Gürcistan’a akın yapan Acaralılara karşı Gürcülerin himayesini Rus Hükûmeti rica etmiş olduğundan, Osmanlı Hükûmeti, Gürcüleri himaye için o taraflara kuvvet sevk etti.” (19)

Görülüyor ki, XVIII. Asırda bile Acaralılara Gürcü denilmiyor!

Bu gerçeğe rağmen, bazı kelimelerin zaman içinde uğradığı anlam kaymalarını dikkate alarak, Gürcü kelimesini, şöhret bulmuş anlamıyla Kartvel karşılığı olarak kullandığımızı ifade etmişiz. Burada çelişki yok. Çünkü ülkemizde her Karadenizliye Laz, Doğuluya Kürt, Kafkas’tan gelen herkese de ya Çerkez ya Gürcü denilmektedir.

Görülüyor ki perhiz veya turşu yok! Onları kendi ifadelerinizde aramalısınız!

Türkiye’de kendilerini, geldikleri yere göre İmerhevli, Maraditli, Maçahelli diye tanımlayanlar var ama Kartliliyim diyen kimse yok! İstismar ettiğiniz bu bölgenin yiğit halkı, bilimsel gerçekleri gördükçe, takkenizi de başınızdan alacaktır.

Kim bu prensler?

Gürcü prensleri, aralarında savaşıyorlardı. Çünkü bu prenslerden bazıları Muhammed Peygamber’in dinine girmişlerdi.” cümlesinde sözü edilen “Gürcü prensleri” Hristiyan Kıpçak Atabekleriydi. Çıldır Atabekleri de denilen bu beyler, İlhanlı hükümdarının desteği ile Tiflis’e karşı bağımsızlık kazandılar(1267). Tiflis de dahil, bu bölge Safevî Türkmenlerin hakimiyetindeydi. Ahıska, Tiflis ve Şirvan, 1578 yılında yapılan Şark Seferleri sırasında Osmanlı Devleti’ne katıldı.(20)

Bu Kıpçak Atabekleri Hükûmeti’nin tarihçesini ve sahip oldukları toprakların haritası da bir kitabımda verildi.(21)

Kartli’nin kızıl profesörleri tarafından yazılan kitapta da Atabekler hakkında bilgi vardır. Onlar, hep kınanarak anılmaktadırlar! Çünkü onlar, Tiflis’e kafa tutuyorlardı. Ne var ki Kartli’yi, İran ve Selçuklu akınlarına karşı koruyan da onlardı. Zaten bu amaçla Kuzey Kafkasya’dan davet edilerek getirilmiş ve bu bölgeye yerleştirilmişlerdi. Zira Kartli, hiçbir zaman kendi ayakları üzerinde hakimiyet kuramamıştır. Bu küçük krallık/lar, tarih boyunca Arap, Hazar, Selçuklu, Safevî, Osmanlı ve Rus hakimiyetlerinden birini tercih etmek zorunda kalmıştır.

Hâlâ bakarak övündükleri, Pasinlere kadar uzanan Kartli sınırları, bu Kıpçak Atabeklerinin kuvvetiyle gelinen noktadır.

“Kıpçaklar nerede?” sorusu, aslında cevap aramıyor! Maksat cevap olsaydı, Kızıl Profesörlerin kitabında hatta Çelebi’nin mübarek kitabında bile bulunabilirdi. Yalnız “Mübarek kitap(!)”ın dediğine göre, onlar erimiş ve Gürcüleşmişler! 50.000 kişilik muharip bir ordu çıkaran Kıpçak topluluğunun, kendini koruyacak bir ordu bile çıkaramayan bir avuç Kartvel arasında, eridiğini iddia ediyorsunuz! Öyleyse, varlığımız Kartli’nin varlığına armağan olsun!

Ama bilim öyle demiyor: Bir yazınızda, bugünkü Türkiye Gürcülerinin ataları olarak ifade ettiğiniz Çıldır Atabekleri, işte bu Kıpçaklardır. Yani Oltu, Tortum, Ardanuç, Artvin, Şavşat, Posof, Ardahan ve Ahıska ahalisiyle büyük bir ihtimal Acara halkı... Zeki Velidî Togan başta olmak üzere, Akdes Nimet Kurat ve M. Adil Özder’in kitaplarına da bakınız!

Tarih ilmi, belge ister. Hiçbir belge ve bilgiyi kullanmadan sadece Tiflis ekseninde teoriler üretmek, hem bilime hem de içinde yaşadığınız ülkeye saygısızlık olur.

Kıpçak Atabekleri Ailesinin şeceresi, Yusufelili Adil Özder tarafından hazırlanmış, bu aileye mensup General Fahir Atabek’in takdimiyle birlikte basılmıştır.(22)

Ahıska ve çevresindeki Ermeni ve Gürcü mezalimi hakkında Fransızca bir rapor yazıp 1919’da Batum’da broşür hâlinde bastırarak dünya kamuoyuna ve basına gönderen, sonradan Ardahan Milletvekili olan, Yüksek Mühendis/Hukukçu Osman Server Atabek, bu raporun altına şu ibareyi koymuştur: “Güneybatı Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma Merkez Komitesi Başkanı Adına Koblıyan Beği (Prince de Koblıyan) Atabek Server Feyzullah"(23)

Osman Server Atabek, bu “Gürcü Prensleri”nden(!) biriydi ve 1919-1920 yılında, Kurtuluş Savaşı’mızın Ahıska-Posof cephesinde Kartli/Gürcü kuvvetlerine karşı kahramanca savaşmış, İstiklâl Madalyası’yla taltif edilmişti.

Çelebi ve şürekâsı, Atabekleri Gürcü saydıktan başka Hamşioğullarını da “Gürcü Gvarisi” saymaktadır.(24) O sülâleden birkaç kişiyi provoke etmekle, tarihî bir sülâle Gürcü olur mu? Bu sülâleye mensup bir aydın, “Tarihte Hamşioğulları” kitabını yazdı.(25) Kendisiyle sohbetimizde bu meseleyi de hatırlattım; şiddetle itiraz etti. Bu sülâlenin ileri gelenlerinden iki aile, sınırların kesilmesinden sonra on iki sene bizim evimizde kalmış; büyükleri de köyümüzde vefat etmiştir (Haklısınız, Posoflu olmak ayrıcalık sayılmaz!).

Kartveller canla başla Ruslara hizmet ederken, Hamşioğullarının, 1828 Osmanlı Rus Savaşı’ndan beri Ruslara karşı nasıl savaştıklarını biliyoruz.

Çar II. Nikola’nın 2 Mart 1917’de tahttan düşmesiyle, Müslüman Türk âlemindeki kurtuluş ümitleri canlandı. Bu sevinci dile getiren Hamşioğlu Temür Paşanın şiirinin bir kısmını, eski yazıdan çevirerek ilk defa buraya alıyoruz:

Gam kasavet endişeden kurtulduk

Gör ne şanlı oldu mardın ikisi

Zalimler zulmünden çün halâs olduk

Âlemi şâd kıldı mardın ikisi

.........

Gördünüz mü ne’tti hükm-i ilâhi

Ey etmez kimseyi milletin âhi

Temür der Ehl-i İslâm bulur felâhi

Tarihte bir kayıt buldu mardın ikisi.

Gürcülerin vebali

Grigoriantz’ın, “Gürcüler, ana sütünden şaraba geçerler. Gürcü, sarhoş doğar, sarhoş ölür.” şeklindeki sözleri, Acaralılar için doğru değil, ama Gürcüler için doğrudur.(26)

G. Hewitt de doğru söylüyor: “Ruslar, Gürcülerin yardımıyla Kafkaslara inebilmişlerdir!” Acarlar ise Ruslara karşı amansız savaşlara girmişlerdir.

Gürcüler, ülkelerini Ruslara memnuniyetle teslim ettiler. Bir de Rusların Kafkasya’yı ele geçirebilmeleri için ellerinden geleni artlarına komadılar!” buyuruluyor. Bu sözler, mizah olsun diye kullanılmış olmakla birlikte aslında tarihî bir gerçeği ifade etmektedir. Hem de sonu hüsranla biten bir teslimiyet ve gönüllü hizmetle!

Erekle’nin önünde İran, Osmanlı ve Rus seçenekleri vardı. Bunlardan birine yamanmak zorundaydı. 24 temmuz 1783 günü Kuzey Kafkasya’da Rus ve Gürcü temsilcileri bir araya geldiler. 23 Ocak 1784 günü Erekle, Ruslara bağlılık yemini etti.”(27)

Gürcüler, Kafkasya’nın diğer bölgelerinin de Ruslar tarafından işgali için ellerinden geleni yaptılar. Ülkeyi peşkeş çeken gönüllü asker oldukları gibi, Rus kuvvetlerinin önünde yürüyen komutanlar da onlardandı. İşte Ruslarla iş birliği yapan bazı Gürcü subayları: Tsitsianof, Oklobzio, Amilakvari,Ristov, Çavçavadze, Amirecebi, Şarvaşidze ve Orjonikidze... Muharebe yıllarında Acara ve Gurya hakkında Ruslara bilgi veren D. Kazbegi ile D. Bagratze de Gürcüydü.(28)

Gürcülerin, kendi rızalarıyla Moskof hakimiyetini kabul ettikleri son kralları Solomon’un Osmanlılara iltica ettiği ve Trabzon’da öldüğü bilinmektedir. (29)

Yıllar önce ayrılmak zorunda kaldıkları akrabalarıyla buluştu.” diyorsunuz. Acara halkını yıllar önce ata yurtlarından ayrılmak zorunda bırakanlar, sadece Ruslar değildi. Kartveller de Ruslarla beraber değiller miydi?

Bu durumda onlara, lanetli mi, günah keçisi mi demeli! Ne dersen de!

Çelebi meseleyi tam kavrayamadığı için yazısının büyük bir kısmı, konu dışı ifadelerden meydana geliyor. Hatta kavmiyet fikri/ırkçılık, onu öylesine esir almış ki, nerede bir “Gürcü” sözü duysa/görse, secdeye kapanıyor! Hüseyinzade Ali Beyin Rusyadaki milliyetçi akımlardan, özellikle okuldaki Gürcü arkadaşlarının son derece milliyetçi oluşlarından etkilenerek, Türkçü olması tabiîdir. Ama bunların konumuzla ne ilgisi var? Eğer Gürcülerin milliyetçi, hatta şoven oldukları söylenmek isteniyorsa, bunu bilmeyen yok! Problemin bir kısmı da buradan kaynaklanıyor zaten!

“Mübarek kitap” veya uzaktan kumanda edilmek!

Mübarek kitap” dediğiniz, Tiflis’te yazılarak bir Türk vatandaşı tarafından Türkiye’de bastırılan kitap için ne demeli?

Hem âyet mealleri vererek keskin Müslüman olduğunu söylüyor hem de İslâm’a ve Müslümanlara hakaret eden, akla hayale gelmez iftiralar savuran derleme bir kitaba mübarek diyorsunuz! Bu kitabın içinde yer alan resimlerden bir tanesi dahi Müslümanlarla ilgili değil! Çıplak kadın heykelleri, kilise ve dans resimleri arzı endam ediyor.

Bu kitabın kapağına “Azize Giorgi”nin resmi konulacakken, bundan vazgeçilmiş! Bunu, 1968 yılında sınırından kuş uçmayan Sovyet ülkesinin vatandaşı Pridon (Feridun) Efendi söylüyor Çveneburi’de! Eğer bu kitap ve takipçilerinin Tiflis’ten maniple edildiği doğru değilse, Pridon’un söyledikleri neyin ifadesidir? Kitabın yazılarını kaleme alan Mağalaşvili, Stamtişvili, Manvelişvili, Cavrişvili gibi imzalar, Tiflisli değil mi? Bu yazılar, o devirde bu kitaba nasıl girdi? Bu kitap mübarek olduğuna göre, kitabın yazarları da sizin azizler’iniz olmalı!

Benim için, “Ülkemizdeki Gürcülerin kültürel faaliyetlerini Tbilisi’den yönetilen bölücü çabalar olarak nitelendiriyor.” buyuruyorsunuz. Bu iddia doğru değil mi? Hem Türkçe yazıyor, hem de bazı kelimelerin imlâsında Gürcistan’da kullanılan imlâda ısrar ediyor, Tiflis’e Tbilisi diyorsunuz. Her Türkçe ismin sonuna bir -i eki getirerek Tiflis’e adapte oluyorsunuz! Oradan yönetilmiyorsanız, derginizle ilgili eleştirilerimi niçin siz cevaplandırmadınız? Niçin Tiflis Devlet Üniversitesinden bir profesöre cevap yazdırdınız? Niçin bu profesörün yazısı, benim yazımın çıktığı dergi idarehanesine Gürcistan elçiliği kültür müşaviri tarafından getirildi?(30) Türk Yurdu’nda çıkan bu yazıyı alıp başlığını değiştirerek Çveneburi’de yayımladınız! Niçin, niçin?

Derginizin anavatanı neresidir? Bu derginin macerasını, okuyucularınıza açık kalplilikle anlatınız. Anlatınız ki, bu dergiyi Borçka’da, Şavşat’ta, Bursa’da okuyanlar, okudukları derginin iç yüzünü öğrensinler.

Mızrak çuvala sığmıyor Çelebi!

Tiflis’te çıkan bir gazetenin yazarı, sizin üslûbunuzla şahsıma saldırıyor. Bir internet sitesinde, kitaplarımla ilgili olumlu ifadeler, onları rahatsız ettiği gibi sizi de rahatsız etmiş!

Kendisini tanımadığım Sayın A. Rıza Saklı, kitabım hakkında yazdığı yazıda, “Kitap, sahasında en önemli kaynak durumunda. Belgelere ve sağlam kaynaklara dayanmaya özen gösteren araştırma, Acara/Batum bölgesinin tarihi hakkında bizlere önemli bilgiler sunuyor. Konu hakkında kafanızdaki birçok soruya sağlıklı cevaplar bulabileceğiniz kitabı şiddetle tavsiye ediyoruz.” diyor. Ayrıca bu yazıda benim Ardahanlı olduğumu belirtmesini bilgi yanlışı olarak değerlendiriyorsunuz; Ardahan yerine Posof demesi gerektiğini ifade ediyorsunuz. Bu ifadenizden, sizin, Ardahan’ın il olduğunu bilmediğiniz anlaşılıyor. İnsan bu “Tarihî topraklar”ı nasıl bilmez?!

Nedense Tiflis’te çıkan Alia gazetesiyle aynı noktada aynı tepkiyi veriyorsunuz! Sizin bundan sonra kimlerin görüşlerine başvuracağınızı bilmiyoruz ama Alia yazarı, pek endişelenmiş olmalı ki, yazıyı kaleme almadan önce resmî kişilerle de temasa geçmiş!

Söz konusu yazıda, Gürcistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ifadelerine de yer vermiş. Sözcü, “Gürcistan aleyhindeki çalışmalarıyla tanınan Türk tarihçisi Yunus Zeyrek ile Gürcü tarafı arasında bir tartışma açılmıştır.” diyor. Ayrıca yazılarımın incelendiğini ve arşivlendiğini ilâve ediyor. Gazete yazarı, bizim görüşlerimizin Batum’da yayılmasından endişe ettiklerini belirterek Gürcü Hükûmeti’ni pasif kalmakla suçluyor.(31)

Alia gazetesindeki ifadelerden, bizim bilimsel çalışmalarımızın Gürcistan’daki bazı kişileri rahatsız ettiği anlaşılmaktadır.

Peki size ne oluyor?

Sizin gibi Türkiye vatandaşı olup da, başka bir ülkenin başkentiyle böyle irtibatlı çalışan kim var? Bu, uzaktan kumandanın değil de neyin ifadesidir?

Ahıskalılar

Çelebi’nin “Ahıskalı” kelimesi hakkında verdiği etimolojik bilgi de ilginç! Bu isim Gürcüce “Ahali Tsiheeli/Ahaltsiheli”den geliyormuş!

Hâlbuki bu kelime, Ahıska şehrinin -li ekiyle birlikte kullanılmasından başka bir şey değildir! Şehrin ismi de Ak-sıka/Ak-kale anlamına gelmektedir. Yani -li eki Türkçede isimden isim yapma eklerindendir; Çelebi’nin zannettiği gibi tulum/tulumi, kaval/kavali, düdük/duduki kelimelerinde görülen Gürcücede her ismin sonuna gelen -i eki değildir.

Çelebi’nin Ahıska Türklerinin menşei üzerine bin dereden su getirmesi de gülünç! Muşki, Meshi rivayetlerine kimsenin ihtiyacı yok! Ahıska Türklerinin tarihi, gün gibi açıktır.

Mesh adlı bir kavim vardır. Bölge adı Mesketya da buradan gelmektedir. Hatta ünlü Gürcü Şairi Rustaveli de Mesh’dir. Ama bu Meshler Gürcü müdür?

30 Kasım 2001 tarihinde Ankara’da Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezini ziyaret eden Gürcistan Sefiri, Ahıska Türklerinin ekseriyetinin Gürcü asıllı Müslüman olduğunu söylemiş! Onun bu hezeyanı, meseleden habersiz muhatapları tarafından da tasdik edilmiş! Fakat Sefire, “Madem onlar Gürcü’ydü, niçin sürdünüz? Niçin her dönüş hareketine şiddetle karşı çıktınız? Niçin hâlâ vatanlarına bırakmıyorsunuz? Kardeşlerinize bunca yıl niçin sahip çıkmadınız?” diye soran olmamış; yazık! Yalanın hükmü nereye kadar? Sefir Bey, bizim gibi Kafkasya’yla ilgilenenleri de KGB hesabına çalışmakla itham etmiş! Bu ne şiddet, bu ne celâl Sefir Bey!?

*

Çelebi’nin kaynak diye gösterdiği, Aslan Tekin ve Faruk Arslan gibi vatandaşların maksatlı röportajları, ciddî kaynak özelliği taşımamaktadır. Bunlarla ilgili eleştirilerim, hem kendilerine iletilmiş hem de bir kitabımda yer almıştır.(32) Onun için, burada gereksiz yere sözü uzatmak istemiyorum.

Çelebi’nin benimsediği anlaşılan: “Ahıskalıların sürgününde Gürcülerin dahli yoktur. Onların şimdi yurtlarına dönmesini istemeyen Gürcülerdir diyemeyiz!” gibi hezeyanları da kargalara havale ediyoruz!

Ahıskalılarla Acara halkı kardeştir. Araştırırsanız, her ailenin mutlaka diğer tarafta akrabalarının olduğunu görürsünüz. Biz bu iki halkı ayırmıyoruz. Her ne kadar 1944’te Acara’da sürgün olmadı deseniz de, bu doğru değildir. Ahıska gibi topyekûn olmamakla birlikte, kısmî bir sürgün Acara’da da yaşandı. Belgeler ve canlı şahitleri bunu gösteriyor.(33) Acaralıları topyekûn bir sürgünden, Gürcü isimlerini kullanmaları ve bir kısmının Gürcüceyi bilmesi kurtardı denilebilir.

Ahıska Türkleriyle aynı kaderi yaşayan sürgündeki Kırım Türkleri, Ukrayna Hükûmeti’nin izniyle yurtlarına dönüp, buraları yeniden şenlendirmektedirler. Şimdi siz hangi vicdanla ve kıytırık ifadelerle zalimlerin tarafına yontuyorsunuz? Hangi bilgi ve yetkiyle Ahıskalıların şu veya bu kökten geldiğini ispat gayretine düşüyorsunuz? Bu şekilde konuyu saptırırken kime uşaklık ediyorsunuz?

26-27 Ekim 2001 tarihinde Ankara’da düzenlenen “İsmail Bey Gaspıralı Sempozyumu”nda Kırım Türklerinin heyecanını yaşadık. Bu sempozyumda tebliğ sunan Ukraynalı Viktor Yuryeviç Gankeviç’i dinlerken,(34) Ukrayna karşısında Gürcistan’ı, Gankeviç karşısında da bazı Gürcü aydınlarını ve Türkiye’deki piyonlarını düşünüyorum. Bu mağara devrinden kalma kafalardaki bağnazlık, şovenlik ve düşmanlık duygularının bir milleti, medenî dünyada ne duruma düşürdüğünü anlamaya çalışıyorum.

Gürcistan Hükûmeti, Stalin tarafından gerçekleştirilen ve totaliter rejim zamanında bile zulme maruz kaldıkları kabul edilen insanların sürgün hayatına son vermelidir. Ahıska Türkleri Gürcistan’ın vaziyetini bilmektedir. Bu ülkeden maddî bir talepte bulunmamakta, sadece ata yurtlarına giriş izni istemektedirler. Gürcü aydınları, nasıl komünizme karşı tavır aldıysa, Kızıl Profesörlerin tezlerini de öyle terk etmeli, Beridze ve Mamuliyaların tavrını kontrol etmelidirler.

Umulur ki Gürcistan’ın Türkiye’deki gönüllüleri, bizim bu dileklerimizi onlara iletsinler.

Sadık vatandaşlar

Meluncan-Gürcü benzetmesini ciddiye almıyoruz.

Bin dereden su getirerek zihinleri bulandırmaya çalışan nevzuhur bir cereyana artık dur denilmelidir. Akıl, mantık ve bilim dışı bir faaliyetin faillerini, “Saygın insan, sadık vatandaş” olarak göremeyiz. 1980 öncesinde Terzi Fikri Efendinin Fatsa Sovyeti henüz unutulmadı!

Naçiz kalemimden ırkçılık sadır olmamıştır. Bilimsel gerçekler ne diyorsa onları ifade ederek taşları yerine koymaya çalışıyoruz. Taşların yerleşmesi, birilerinin şahsî menfaatlerine dokunuyor. Mesele biraz da bu herhâlde!

Hiç kimsenin yer yüzüne milliyet ve din seçerek gelme şansı olmadığı gibi, kimsenin kimseye din ve milliyet yakıştırma hakkı da olamaz. İnsanlar kendilerini nasıl hissediyorlarsa öyledirler. Ama bu hislerini başkalarına zorla empoze etme hakkına sahip değillerdir.

Benim yazdıklarımdan böyle bir anlam çıkıyorsa, o ifademi tashih etmeye hazırım. Ama kaynakların teyit ettiği gerçekleri kabul etmesi ümit edilir; dürüstlük de bunu gerektirir.

Sevgili sadık vatandaşlarımız, Kuzeydoğu illerimize, “Tarihî Gürcistan toprakları” diyerek zihinlere neyi yerleştirmek istiyorlar?

Ülkemizin bir kısım topraklarını, komşu bir devletçiğin tarihî toprakları olarak gösteren, başka bir ülkenin diliyle öğretim yapan okullar isteyen, asimilasyondan bahseden(35) sadık vatandaş nasıl olur?

Sadakat, samimîyet demektir. Sen, Şavşat’ın şu kadar, Borçka’nın bu kadar Gürcü köyü var, dersen, biri de kalkar, diğerlerini sayar! Bu durumda ayrımcı olmadığınızı söylemek ne kadar samimî olur?

Atalarından kalma isimleri terk ederek Hristiyan Kartvel isimleri kullanmak neyin nesidir? Aydınlar ve bürokratlar arasında yer alan birtakım isimleri “Bizimkiler” mesajıyla listelemeyi nasıl yorumlamalıyız?(36) Bunu hangi samimîyet ve sadakat duygusuyla yorumlayacağız?

O. Nuri Mercan’ın röportaj yaptığı işadamının, “Etnik sorunları büyütmek yerine küçültmeliyiz!” şeklindeki sözü, Çveneburiciler için bir öğüt müdür yoksa?(37) Niçin büyüklerinize kulak vermiyorsunuz?

Sadık vatandaş” içinde yaşadığı ülkeye saygılı olmalıdır; dizinde oturup sakalını yolmamalıdır.

Bir TV kanalında, Kuzey Kafkasya’ya dönmüş, atalarının yurdunda yaşamakta olan eski vatandaşlarımızla yapılan bir röportajı görmüştüm. Bu insanlar, bir zamanlar dedelerinin sığındığı Türkiye’ye karşı saygı ve sevgi duyuyorlardı. Ben de bu dürüst insanlara saygı duyuyorum! Sizin de bu insanlardan ibret almanız gerektiğine inanıyorum.

“Tarihî Gürcü toprakları” ne demektir?

Tarihî Türkiye topraklarından hiç bahsedilmezken, Artvin, Ardahan ve Erzurum’un kuzey ilçelerinden “Tarihsel Gürcü toprakları” olarak bahsedilmektedir.(38) Bunu nasıl açıklarsınız? Meselâ şöyle bir ifade tarafınızdan sadır olabilir mi? “Türk Millî Mücadelesi’nin ana programı ve imparatorluğu yıkılmış Türkiye’nin millî/etnik sınırlarını belirten Millî Misak/Millî Ant, Ankara’da kurulan Millî Hükûmet’in de programıydı. Altı maddelik Misak-ı Millî’nin ikinci maddesinde, İngilizler tarafından Gürcülere verilen Ardahan, Artvin ve Batum’un geri alınması dile getiriliyordu. Zira, yapılan halk oylamasıyla bu bölgelerin ahalisi Türkiye’ye katılma kararı almıştı.”

Bu tür tarih gerçeklerini yazmıyorsunuz. Kıpçakların Gürcistan’da aktif rol oynadıkları dönemlerde Kartli Krallığına katılmış, ama sonradan Kıpçak Atabeklerinin kendi hükûmetleri idaresine alınmış toprakları, “Tarihsel Gürcü toprakları” şeklinde ifade ediyorsunuz.

Coğrafyanın, zaman zaman değişik sınırlarla bölünmesi tabiîdir. Bu mesele de o cümledendir, diye düşünülebilir mi? Böyle bir niyetle söylendiğine inanmak imkânsız!

Bu tezin, bir veya birkaç defa değil, daima vurgulanması, 1945 yılında bir beyanname yayınlayan Kızıl Gürcü Profesörlerinin hezeyanlarının canlı tutulmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Zira bu Sovyet kuklası profesörlerin kitabını Türkçeye çevirip yayınlayanlar da aynı çevrelerdir. Hele şu ifadelere ne demeli? “Bu kitabın ikinci cildi, Sovyet denetimi altında, gereğince nesnel bilgilerle yazılmadığı için çevrilmeyip, bilimsel çalışmalarla yeniden yazılmayı beklemektedir.” (39)

Ya çevirdiğiniz bu ciltte yer alan bilgiler? Onlar nesnel mi?

Anlaşılıyor ki, Türk’ün ve Türkiye’nin aleyhinde olursa nesnel!

Ne sadakat ne sadakat!

Artvin ve çevresini, 1945’teki kızıl profesörler ağzıyla, Türkiye sınırları içinde kalmış tarihsel Gürcü toprakları olarak görenlere,(40) bu ülkenin sadık vatandaşları denemez.

Tao-Kalarcet (Erzurum-Artvin) toprakları, Dede Korkut Destanları’nın beşiğidir. Bu topraklar, “Gürcü toprağı” değildir!

Osmanlı-Rus Savaşı (1878) ile elimizden çıkan ve Rusların sayesinde kırk yıl boyunca Gürcistan’da kalan bu topraklara, niçin bir Gürcü yazar ve şairinin gelmediğinden yakınıyorsunuz? (41)

Kartvel yazarları buralara gelseydi kimi ziyaret edeceklerdi? Bu topraklarda, onların görüşüp dertleşeceği bir halk yoktu! Tarihin hiçbir devrinde buralarda Gürcü/Kartvel halkı ve hakimiyeti görülmemiştir. Bölge halkının Gürcüler tarafından Tatar olarak görüldüğünü Putkaradze de söylemektedir! Bunları çok yazdık...

1919 nisanında Ardahan’a kadar gelen Gürcü askerinin başkomutanı General Kvinitadze, sonraki yıllarda kaleme aldığı hatıralarında, “Siyasetçilerimiz, hiçbir zaman Gürcistan’a mal olmayan topraklar üzerinde Türkiye’ye ve herkese karşı gülünç ve hulya dolu iddialar ileri sürmektedirler.” demektedir.(42)

Tarihî Gürcü toprakları davası güden sadık vatandaşlarımızı uyarıyorum: Bu yaptığınız ya gaflettir, ya ihanet!

Tarihî Türk memleketi Ahıska’ya yerleşen Ermeniler, Gürcistan’a kafa tutmakta, Gürcü parası lari’yi kullanmamakta ve özerklik istemektedirler. Bu mücadelenin sonunda, Ermenilerin Acara üzerinden Karadeniz’e ulaşma plânları, herkes tarafından bilinmektedir.

Görülüyor ki Gürcistan, kendi coğrafyasına hakim değilken, birileri Türkiye coğrafyasının bir kısmını “tarihî topraklar” hayaliyle Gürcistan’a yapıştırmaya çalışmaktadır. Üstelik Gürcistan, Stalin zamanında zaptettiği topraklardaki milletlerin hak ve hürriyet mücadeleleriyle boğuşurken...

Diğer taraftan “tarihî topraklar” dosyasını açarsak, ortada Gürcistan da kalmaz! Zira bu coğrafyada, son Gürcistan Cumhuriyeti’nden önce, tarihin hiçbir devrinde bağımsız bir Gürcistan devleti olmamıştır. Ama bugün Türk kamuoyunda kimse kalkıp da tarihî Tiflis vilâyetimizden bahsetmiyor.

Gürcistan, yüzyıllarca Türk hakimiyetinde kaldığı için, bu ülke kültüründe, Türk kültürünün derin izleri vardır. Her şeyden önce bu ülke, Dede Korkut coğrafyasındandır. Türk asırlarıyla geçen tarihi, 1801 yılına geldiğinde, bu coğrafya Rusların eline geçmiştir. Bununla birlikte bugün bile Gürcü dili, halk inançları, giyim kuşam, folklor, çalgılar, oyunlar, yiyecekler ve ölçülerle ilgili terimler arasında Türk kültürünün izleri yaşamaktadır.(43)

Böyle bir halkla düşman olmak değil, elbette ki dost olarak yaşamak isteriz Çelebi! Ama lütfen siz aradan çıkınız. Sizin faaliyetiniz insanları dostluğa değil, kin ve nefrete götürüyor.

Posoflu olmak

Posoflu olmak, Gürcüler üzerine yazmak için bir ayrıcalık mı?” diye soruyorsunuz? Bunu nereden çıkardınız? Bilim adamlarının, kitabım hakkında fikir beyan ederken, benim Posoflu olduğumu belirtmeleri, yahut da, “Bu satırların yazarı Posofludur ve Acara sınırındaki bir köyde doğup büyümüştür.” şeklindeki ifadem, sizi niçin rahatsız ediyor? Mahallî bilgi ve kültüre sahip olarak bu avantajı bilimsel araştırmalarımla birlikte kullanmamdan daha tabiî ne olabilir? Siz de Acara’da doğup büyümüş olsaydınız, böyle hâllere düşmezdiniz.

Konunun uzmanları sizin gibi düşünmüyor Çelebi! Bir insanın, üzerinde çalıştığı memleketten olmasını değerlendiren bir uzman şöyle diyor: “Bu tür eserlerin yazarı, incelemek üzere ele aldığı bölgenin insanı olunca, eserinde farklı bir ruh hakim olmaktadır. Bu, yazarın tarafsızlığını yitirmesi değil, kaleme aldığı olayları irdelerken bizzat yaşıyor olması gerçeğidir.”(44)

Bir Çorumlu yazsaydı ehemmiyeti olmaz mıydı?” diyorsunuz. Sizin yazdıklarınız ehemmiyetli oluyorsa, Çorumlunun veya Kastamonulunun yazdıkları niçin ehemmiyetli olmasın?

Bakınız isminin önünde “Denizci-Yazar” ibaresi bulunan “sadık bir vatandaşımız” da, “Karadeniz’de Yaşayanlar” başlıklı yazılarında, bölge insanlarının hangi etnik kökenden geldiklerini bir bir sayıyor!(45) Karadeniz Bölgesi’nde kimler yaşıyormuş da bilmiyormuşuz!

Çelebi, ilk defa benim kitabımda yer alan Posoflu bir halk şairinin Acara Destanı’nı da yazısına ilâve etmiş. Şimdi soralım: Şair: “Zehir oldu ekmek aşın Acara” diyor. Acaralıların ekmeğini aşını zehir edenler kimlerdi? Aynı şair veya çevrenin diğer şairleri, Kartveller için de böyle bir destan yazmışlar mı? Bir örnek verilebilir mi? Posoflu bir halk şairinin, Acara halkının acılarını böyle içten paylaşması acaba nedendir?

Acara halkıyla Posoflular, aynı coğrafyada, aynı kültürle yaşayan ve Ruslarla Kartvellerin zulmünü gören bir halktır. Yani bu halka derin acılar yaşatanlar aynı milletler: Ruslar ve Kartveller!

Yapılan araştırmalarda, Posof köylerinin çoğunun kurucu aileleri arasında Acaralıların azımsanamayacak kadar çok olduğu görülmektedir. Bu ailelerin isimleri, şimdi birer sülâle ismi olarak yaşamaktadır. Sadece Âşıkzülâli (Suskap) köyünde on altı sülâle Acara kökenlidir. Posof’taki Acar varlığını, 1878’den sonra buralara gelen Rus bilginleri de konu etmiştir. Hatta Posofluların Acaralılarla kız alıp verme yoluyla kurdukları akrabalık ilişkilerinin, Posof halkı üzerindeki İslâm etkisini artırdığı belirtilmektedir.(46)

Osmanlı zararlı, ya Gürcistan?

Osmanlı istilâsından Batum şehrinin zarar gördüğünü” söyleyen sadık vatandaşımız, neyin özlemi içindedir?(47) Tiflis’ten gelen kuvvetlerin Posof, Şavşat ve Ardahan’da yaptığı tahribatı yeniden yazmama gerek var mı? Yaptığı zulümlerden dolayı, yöre halkının onları sevmediğini ifade etmemden niçin alınıyorsunuz? Size ne? Acara’da da yaşanmadı mı bu olaylar?

Kimse Türkiye’ye medeniyet dersi vermeye kalkışmasın! Şu cümleleri okuyalım:

Geçmişte Tiflis’te Gürcülere neredeyse eşit sayıda Türk ve Ermeniler yaşıyordu. Ama bugün artık kalmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Erivan nüfusunun yüzde yetmişi Türklerden oluşuyordu.”(48) Peki ya şimdi?

Rusya’da ilk nüfus sayımının 1897’de yapıldığı ve Tiflis’in nüfusunun 159.000 olduğu belirtilmektedir. Bu nüfusun 47.000’i (%29.4) Ermeni, 42.000’i (%26) Gürcü olduğu söylenirken, geri kalan 89.000 nüfusun (%45) kimlerden meydana geldiği belirtilmemektedir.(49)

Ahıska faciası her ne kadar Sovyet döneminde gerçekleşmişse de, bunun birinci faili, kendileri de birer Gürcü olan Stalin ve Beriya’dır. Sonra da bütün sürgün halkların vatanlarına yerleşmesi mümkün kılınmış iken, mazlum bir halkı gurbet ellerde, vatansız sürünmeye mahkûm eden Gürcü yönetimi ve bu yönetimin, “Halkımız istemiyor!” dediği Gürcü halkı yahut bu zavallı halkı provoke eden bazı şoven, sözüm ona aydınlardır!

Meseleden haberi olmayan gazete yazarlarının amatör ifadelerine sığınmak, ne insanlığa ne ilim şerefine yakışıyor.

Hâl-i pür-melâliniz

Kimse kendisini Gürcistan’ın havarisi sanmasın! Üç günlük dünya menfaati uğruna insanlık değerleri ayaklar altına alınmamalı! (Yoksa her yol mubah mı?)

Gürcistan’da Acaralılar nasıl tutulmuyorsa, bunca gayrete rağmen, bu fitneyi yürüten dergi de, Gürcistan’da öyle tutulmuyor!(50)

Gürcü sanatçı” diye ortaya çıkarılan birisi, bir TV kanalında, “Gürcü müziği yaptım. Palavraya gerek yok, raflarda kaldı, satılmıyor!” diye yakınıyordu.

Ortada iyi niyet olsa, herkes o arkadaşın kasetini alıp dinleyecekti. Batı müziğini dinliyoruz da, nağmeleri kendimizden olan bu müziği neden dinlemeyelim? Ama işin içine fesat karışınca böyle oluyor...

Türkiye’den savaşmaya giden Abhazların, oradaki savaşı Müslüman-Hristiyan savaşı sandığına dikkat çekilerek: “Böyle bir savaş yok. Abhazların sadece yüzde onu Müslüman!” ifadesine yer veriliyor. Güzel ülkemizde aynı kültürel değerleri paylaşarak yaşıyorken, klan dönemine dönme faaliyetini kimler yürütüyorsa, bu garabeti de onlar çözmelidir!

Gürcü-Abhaz savaşı konumuzun dışında olmasına rağmen, Sayın Çelebi, neresinde ne problem varsa ortaya dökmüş! Abhazların da eski devlet geleneğine sahip bir halk olduğu, Stalin-Beriya ikilisinin, Gürcistan’ı büyütme plânı çerçevesinde, birlik cumhuriyeti olan Abhazya’yı Gürcistan’a nasıl kattığı bilinmektedir.

Abhazya savaşını Türkiye’ye taşımak doğru değildir. Türkiye’de bu savaşın tarafları yoktur. Kendini aktif taraftar yerine koyanlar, nerede yaşadıklarını akıldan çıkarmamalıdır.

Ne var ki, TC’nin Hariciye Vekili, devletin televizyonunda, “Türkiye’deki Abhaz ve Gürcüleri bir araya getirdim. Gayet iyi anlaşıyorlar!”(51) ifadesi bilgi noksanlığından kaynaklanmış olmalıdır! Bu ifadeleri bir talihsizlik olarak görüyor, program devam ederken notumuzu telefonla ilettiğimiz için tashihini bekliyoruz.

Sonuç

Bir yandan dostluk ve kardeşlikten bahsederken diğer yandan damardan vurmak ahlâkî olamaz! Türkiye-Gürcistan dostluğunu kim istemiyor? Bizim hangi ifademizden düşmanlık anlamı çıkarılıyor? Başkaları her türlü yalan, iftira ve uşaklığı mubah görürken, bizim bilimsel araştırmalarımızdan iki ülkenin dostluğu nasıl zarar görebilir? Asıl zarar verenler, birtakım yalan yanlış bilgi kırıntılarıyla ortalığı fesada verenler olmalıdır.

Gürcistan, tarihî Rus dostluğu hatasını telâfi etmeye çalışıyor; üslerini kovarak Rus çizmesinden kurtulma mücadelesi veriyor. Bu çaba, ülkemizin resmî makamları ve kamuoyu tarafından destekleniyor. Gürcistan’la ülkemiz arasında imzalanan onlarca anlaşmadan rahatsız olan var mı?

Çelebi’nin yazısından anlaşılıyor ki, o yalnız bana değil, bu konuda ilmî tespitler yapan birçok bilim adamına da karşı çıkmaktadır: Rıza Nur, Zekî Velidî Togan, M. Fahrettin Kırzıoğlu, George Hewitt, Orhan Türkdoğan... Bu kadar bilim adamının tespitlerini bir yana bırakıp, A. Necdet Sezer’in, kendisine sufle edilmiş bir ayak üstü cümlesini, bilimsel bir tespitmiş gibi kullanıyor. Diğer taraftan Çelebi, bu ünlü kişilere karşı çıkarken, bilimsel metodu terk ederek, karalama yolunu tercih ediyor.

Kimsenin, Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğunu ispat etmek gibi bir gayesi yok! Bu iddia, demagojiden ibarettir. Entegrasyonun olmazsa olmaz şartından bahsediyorsunuz! Bu ifadeler tamamen size aittir. Biz, yüzyıllarca başka milletlere mensup insanlarla huzur içinde yaşamış bir milletiz. Türkiye’de entegre olması gereken bir topluluk olduğunu sanmıyoruz. Zaten bizden olan insanları entegre etmek gibi bir davamız da olamaz! Diğerleri de kendi kiliseleri, okulları ve basınıyla, bu ülkenin vatandaşları olarak yaşıyorlar. İstanbul’da tarihî Katolik Gürcü Kilisesi hâlâ faaliyettedir.

Birtakım günlük gazetelerde çıkan ve birtakım çevrelerin menfaatleri doğrultusunda yazıldığı kesin olan ifadeleri kullanıyorsunuz. Tabiî ki bunlar da ciddiye alınamaz.

Yazımıza, Mamuli’deki bir yazı başlığından ilhamla şöyle son verelim: “Biraz bilgi, biraz ahlâk, biraz da insaf!” Lütfen!

Bir not daha: Bizim işimiz polemik değildir. Bilim, delil ve kaynak ister. Gürcü diplomatının bizi Gürcistan aleyhinde çalışmalarla itham etmesi, yakışıksız bir yaklaşımdır. Yazdıklarımızın bibliyografyası iyi incelenmelidir.

EK:

1921-1923 yıllarında Batum Başkonsolosluğumuzu deruhte eden Dr. İbrahim Talî Beyin Günlüğü’nden bazı notları buraya alıyorum. Bu notları okuyan Acara ve Artvin’in aziz evlâtları, Çelebi ve yoldaşlarının yolunu daha iyi değerlendireceklerdir.

1922

10 Ocak: Bugün akşam Acaristan Umum Sovyeti küşad edildi.

12 Ocak: Japonların Sibirya’da tahşidatı hasebiyle 900’den 904’e kadar tevellüdlüleri silâh altına çağırıyorlar. Acaralılar, askerlikten müstesna.

28 Nisan: Geçenlerde afv-ı umumi sebebine tahliye olunan Hamşizadelerden bazılarını hapsettiler.

28 Mayıs: Aziziye Camiinde bayram namazı kıldık. Tüccar ve teb’a hemen umumiyetle tebrike geldiler. Müslüman halk, davul-zurna ile şehbenderhanenin önüne geldiler. Çıktım birkaç kelime ile tebrik ettim.

23 Kasım: Belediye, Nemli ve Takizadelerin binalarını iade etmiyor. Bu defa da Acarları toplamağa teşebbüs etti.

1 Aralık: Bugün halife namına ilk hutbe okunacağından Orta Camiye gittim. Vaiz ve hatip yine Sultan diye yâdetti. Ve ikinci bir duada da Abdülmecid-i Sâni dedi.

1923

8 Nisan: Aziziye Camiinin minaresi yangın tarassut mahalli olmak üzere işgal şayiası vardır.

12 Nisan: Halk fevc fevc, muhacir yazılmak için hücum ediyor.

6 Mayıs: Muhacirler, eşya ve çoluk çocuklarıyla vapurlara toplanmaya başladılar. İlk kafileyi yarın sevke gayret ediyoruz.

27 Mayıs: Türk taraftarı olan bazı zavallıları tevkif ediyorlar.

3 Ağustos: Ahali, şehitlerin ruhuna Mevlit okutturdu. Cumadan sonra Orta Camii cemaati de Aziziye’ye toplandı. Pek kalabalıktı. Ben de birkaç söz söyledim. Bazıları ağladı. Birkaç kişi de bana sarılarak öptü. Ben de cümlesine hüsn-i mukabele ettim.

10 Ağustos: Komiserler Reisi (Hamşioğlu) Hasan Tahsin Efendiyle Gürcüler arasındaki ihtilâfı hal için (Tiflis’ten) Elieva Batum’a geldi.

23 Ağustos: Trodni Batum gazetesi, Elieva ile (Dahiliye Komiseri) Bahtadze’nin nutuklarını dercediyor. Bunda, Acaristan’ın Türkiye’de kalan kısmı hakkındaki emelleri alenen söylüyorlar!(52)

____________________________________________

1 Fevzi Çelebi, Mesele Ne? Çveneburi dergisi, S. 42, 2001, s. 2-10.

2 Çveneburi, S. 41, 2001.

3 Yunus Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri; Acaristan ve Acarlar.

4 S. Cikiya, Defter-i Mufassal-i Vilâyet-i Gürcistan (Doğrusu: Ahıska), Tiflis 1947, s. 75.

5 Bkz. Kızıl Acaristan Salnamesi (Özet bilgi ve belgeler: Acaristan ve Acarlar kitabımızda s. 161-173)

6 P. Minas Bıjışkyan , Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası, İstanbul 1969, s. 66.

7 P. Minas Bıjışkyan, age. s. 68.

8 Ustaoğlu, Mahmut Mithat, Batum ve Artvin Tarihi, Trabzon 1339, s.11.

9 Ustaoğlu, age. s. 10.

10 Haleddin İbrahimli, Değişen Avrasya’da Kafkasya, Ankara 2001, s. 29.

11 Çveneburi, S.13, s. 16.

12 Stratejik Analiz, S.14, 2001.

13 Çveneburi, 25/22.

14 Bkz. Şerafettin Yamaner (Kur. Yb.), Misak-ı Millî ve Musul, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınlarından, İstanbul 2000.

15 Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, İstanbul 1960, s. 966.

16 Bkz. Yunus Zeyrek, Acaristan ve Acarlar, Ankara 2001, s. 50.

17 Y. Zeyrek, age. s. 63.

18 Z. Velidî Togan, Hatıralar, İstanbul 1970, s. 541.

19 İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi IV/I, Ankara 1982, s. 502.

20 Y. Zeyrek, Tarih-i Osman Paşa, Ankara 2001.

21 Y. Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001.

22 Mustafa Adil Özder, Tarihte Çıldır Atabeğleri ve Torunları, Erzurum 1971.

23 Kırzıoğlu, M. Fahrettin, Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezalimi, Ankara 1999, s. 77.

24 Çveneburi, 29/6-8.

25 Ahmet Acar, Tarihte Hamşioğulları, Ankara 1995.

26 A. Grigoriantz, Kafkasya Halkları, İstanbul 2000, s. 201.

27 Berdzenişvili-Canaşia, Gürcüstan Tarihi, İstanbul 2000, s. 292-294.

28 W.D.E. Allen, Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara 1966, s. 200;

29 Y. Zeyrek, Acaristan ve Acarlar, Ankara 2001, s. 176.

30 M. Bıjışkyan, age. s. 67.

31 Bu yazılar için bkz. Türk Yurdu, S. 145, 1999 ve Y. Zeyrek, Acaristan ve Acarlar, Ankara 2001.

32 Tea Rusitashvili, Türkiye de mi Gürcistan’ın Aleyhinde? Alia gazetesi (Tiflis), 25-26 Ekim 2001.

33 Y. Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001.

34 Y. Zeyrek, aynı eser.

35 Gankeviç’in konuyla ilgili araştırmaları için bkz. Kırım dergisi, S. 33, 2000.

36 Meselâ: Çveneburi, 13/4 ve 27/13...

37 Çveneburi, 19/22.

38 Çveneburi, 34/7.

39 Çveneburi, 40/13.

40 Çveneburi, 25/33.

41 Çveneburi, 13/4...

42 Çveneburi, 27/18...

43 G. Kvinitadze, Ardahan’ın İşgali, Kafkas Eli-aylık mecmua, S. 1, Paris 1939, s. 32-38.

44 M. Fahrettin Kırzıoğlu, Gürcistan’da Eski Türk İnanç ve Geleneklerinin İzleri, I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri (Ayrıbasım), Ankara 1976.

45 Dr. Yaşar Kalafat, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Stratejik Analiz, S. 19, 2001.

46 Cumhuriyet gazetesi, 24 Ekim 2001.

47 K. Sadovskiy, Posof Nahiyesi (Rusça), Kars 1884, s. 38-40.

48 Çveneburi, 13/17.

49 Çveneburi, 14/8.

50 Çveneburi, 40/13.

51 Çveneburi, 40/5.

52 TV-1, Pazar Panorama Programı, 14 Ekim 2001.

53 Dr. İbrahim Talî Bey’in Günlüğü (Haz. E. Aydoğan-Ş. Ortak), İstanbul 2000.